Tawhied en Shirk

0
61

M. Alagaş / Vertaling : A.Altınok

TEVHİD ve ŞİRKÖnsöz

Rahman ve Rahim   olan Allah’ın adıyla

 

Hamd, sena ve   Övgülerin en güzeli, ezelde ve ebedde var olan, lutfuyla kainatı ve bizleri   ya­ratıp var eden, sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu   gösteren Allah (cc.)’a mahsustur.

Salat ve selam   da, alemlerin Rabbi tarafından sevilen, insanların ise tanı­yıp, idrak   edebilme nisbetînce sevebildikleri, efendimiz, önde­rimiz, rehberimiz Hz.   Muhammed Mustafa’ya, a’line, ashabı­na ve onun yolunu izlemeye çalışan ümmeti   üzerine olsun,.

 

Şirk ve tevhid   kavramları, yaşadığımız coğrafyadaki in­sanların genel olarak duydukları veya   bildikleri kavramlardır. İslam’ın özüyle ve temel yapısıyla dolaysız bir   şekilde alakalı olan bu kavramlar, birçok kimseler tarafından bilinmesine   rağmen, kuşatıcı anlamlan ve yaşantıdaki yerleri itibariyle toplumun gafil   olduğu meselelerdir.

 

Tevhid ve   şirkin güncelleşmesi, yaşanılan coğrafyalarda müşahhas bir hale getirilmesi,   İslami davet için açık bir gerekliliktir. özellikle sirk meselesi, insanların   zihninde geçmişten ör­neklendirilen meselelerdir. Çağdaş şirkin her   türlüsüyle içice veya yüz yüze olan insanlarımıza şirk denilince, her nedense   sadece Mekke müşriklerinin taptıkları bazı putlar akıla gel­mektedir.

Nitekim birçok   insanımıza göre putperestlik veya Al­lah’a eş koşmak, çok eskilerde kalan   hadiseler olup, günümüzde böyle ilkel şeyler hiç söz konusu değildir.

 

 

 

Oysa Öyle bir   çağda yaşamaktayız ki, putperestleri veya müşrikleri İslam’ı reddedenlerin   arasında değil kendilerini İs­lam’a nispet edenlerin arasında bulmamız   mümkündür. Ken­disini müslüman zanneden nice insan vardır la, itikadtyla,   yönelişiyle, yaşantısıyla müşriklerden veya putperestlerden herhangi bir   farkı yoktur.

 

Fakat kendisine   sorsanız, Elhamdülillah müslümanım diyecektir. Tabi ki bu çelişkilerin   nedeni, tevhid ve şirk mese­lesinin yeterince günceüeşmemesi ve yaşadığımız   coğrafyaya göre açıklanmamasıdır.

Tevlidi ve şirk   gerçeğiyle ilgili olarak insanımıza veril­mesi gereken temel esasları   amaçlayan bu kitap çalışmasın­da, bu meseleler yaşadığımız coğrafyadaki   insanlar ve insan­ların içinde bulundukları durum dikkate ahnarak, kısa ve   özlü bir şekilde verilmeye çalışılmıştır.

Hayrın gerçek   sahibi olan Rabbmizden,

bu çalışmamızın   hayırlara vesile olmasını diliyoruz..

birinci bölüm

Mehmed ALAGAŞ   İZMİR/1991

 

 

Şirkin Tanımı

 

Ortak olmak’   manasına gelen “Şe-Ri-Ke” fiil kökün­den bir mastar olan   “Şirk” kelimesi; ortak koşma, ortak ta­nıma anlamına gelir. Bir   kavram olarak kulanıldığı İslami pratikteki anlamı ise; alemlerin Rabbi olan   Allah (c.c.)’a za­tında ve sıfatlarında eş koşmak veya Allah’a ortak isnat et­mektir.   Allah’a eş veya ortak koşmayla ilgili bütün fiillere “Şirk”   denildiği gibi, bu fiillerin faillerine de “Müşrik” deni­lir.

“Şirk”   kavramı, İslam’ın kuşattığı bütün meselelerde Allah’a eş koşmak veya Allah’a   ortak isnat etmek manası­na gelmesine rağmen, günümüzdeki toplumsal anlayışa   göre genel olarak, Allah’ı inkar manasına gelmektedir. Ni­tekim Allah’ı inkar   eden kafirlere “Müşrik”, Allah’a inandı­ğını ileri süren müşriklere   ise “Müslüman” denilmesinin ne­deni, bu çarpık anlayıştır.

 

 

Oysa İslam’la   mükellef olan bir insan yaratılışla ilgili bazı olayları görerek ve tefekkür   ederek; “Allah vardır” dese, sadece bu ikrar ve bu inanç o insanı   müslüman yap­maz. Bilindiği gibi müşrikler de yaratıcı olarak Allah’a ve   Allah’ın varlığına İnanmaktadırlar. Nitekim müşriklerle ilgili olarak Kuram   Kerim’de şöyle buyurulmaktadır.,

 

 

 

Andolun,   onlara; Gökleri ve yeri lam yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade hidı? diye   soracak olursan, şüphe­siz; Allah diyecekler. Şu Imlde nasıl oluyorlar da,   çevrili­yorlar?[i][1]

 

Andolsun,   onlara; Gökten su indirip de ölümünden sonda yeryüzünü dirilten kimdir? diye   soracak olursan, şüp-hest; Allah diyeceklerdir. De ki; Hamd Allah’ındır. Ha­yır   onların çoğu akktmiyorlar.[ii][2]

 

Kur’an’ı   Kerim’de zikredilen bu gibi ayet-i kerimeler, meseleye açıklık getirmektedir.   Müşrik, Allah’a inanmasına rağmen Allah’a eş koşan insandır. Aliah’a eş koşan   bu in­sanın, Allah’ın varlığına olan imanı ister taklidi iman, ister tahkiki   iman olsun bu insan müşriktir ve İslam dairesinde değildir.

Şirk meselesine   tanımla ilgili olarak bu kısa girişi yaptıktan sonra insanlan müşrik durumuna   getiren şirk ol­gusunu, itikadi ve ameli şirk olmak üzere iki genel başlıkta   değerlendirebiliriz.,

 

İtikadi Şirk

İtikad demek,   bir dinin temel inanç değerlerine kalbi bağlılık veya inanmak demektir. İslam   dinindeki iman esaslan amentüde belirtildiği üzere altı olarak bildirilse de,   böylesi bir yaklaşım sınırlandırıcı olur. Günümüz müslümanlan Allah’a,   Peygambere ve bir bütün olarak Kur’an’ı Kerim’e inanmakla yükümlüdürler.   Kur’an’ı Kerim’de bildi­rilen bütün gerçekler, Kur’an’ı Kerim’de beyan edilen   bü­tün esaslar, müslümanlar için birer iman esasıdır. Bu iman esaslarını   bölmek, bir kısmını esas, bir kısmını detay kabul etmek, müslümanlar için   mümkün değildir.

 

 

 

İslam’a göre en   temel inanç, Allah inancıdır. Tabi ki bu Alİah inancı, değişik menkibelerde   ve hurafelerle karı­şık hikayelerde verilmeye çalışılan Alİah inancı   değildir. Al­lah inancının nasıl ve ne şekilde olacağını bildiren yegane   kaynak, Kur’an’ı Kerim’dir. Müslümanlar yaratılmış birer mahluk olduklarının   idrakine vararak, Yaratıcıyı kendi akıl­larına ve yaklaşımlarına göre tarif   etmekten veya tanımla­maktan şiddetle kaçınırlar.

 

Müslümanlara   göre Allah (c.c.)’ın en doğru tanımı, Allah’ın Kur’an’ı Kerim’de kendi   zatıyla ilgiii olarak yaptığı tanımdır. Müslümanlar bu tanımı ne eksiltmeye   ve ne de çoğaltmaya çalışırlar. Çünkü böylesi yaklaşımlar, insanlann büyük   bir bölümünü, şirk vadisine sürükleyen yaklaşımlar­dır. İtikadi şirkin   temelinde, Allah inancında meydana ge­len bu gibi sapık yaklaşımlar   bulunmaktadır. Nitekim müş­riklerin büyük bir kısmı, böylesi yaklaşımlarla   Allah’a zatında ve sıfatlannda şirk koşan kimselerdir.

 

İtikadi şirk   içinde bulunan kimseler, genellikle müslü­man olduklarını zanneden veya   müslüman olduklarını ileri süren kimselerdir. Bunlarda meydana gelen itikadi   şirkten, ne yazık ki birçok örnekler verebilmemiz mümkündür.,

Mesela herhangi   bir insan, yegane Halik, yani yegane yaratıcı olan Allah’a inan­dığını   söyleyip; kainatın, dünyanın ve dünyanın içindekile-rinin yaratılışını,   Allah’la beraber başka şeylere de nisbet ediyorsa,

yegane Rezzak,   yani yegane nzık verici olan Alİah’ a inandığını söyleyip; nzık verici olarak   Allah’la beraber başka şeyleri de ön piana çıkarıyorsa, yegane Hadi, yani   yegane hidayet edici olan Allah’a iman ettiğini söyleyip; hidayet edici   olarak başka şeyleri de görüyor ise,

yegane ve   mutlak Hakim olan Allah’a iman ettiğini söyleyip; hakimiyeti Allah’tan başka   kimselere veya mercilere nisbet ediyorsa…. böylesi inanışlarda bulunan   insanlar İtikadi şirk içersindedir.

Kısaca   örneklendirdiğimiz bu itikadi şirkler müslü-manlarda olmamakla beraber,   müslümanlann da bu gibi konularda yeterince bilinçli olduklannı söyleyemeyiz.   Me­sela aklı başında gözüken bazı alimler bile İslami mücade­leleriyle ilgili   olarak “Bizim mücadelemiz Allah’ın hakimiye­tini tesis etmek   içindir” diyebiliyorlar!. Böylesi bir söz, öncelikle Allah’ın   sıfatlarını bilmekle yükümlü olan alimlere yakışmayacak bir sözdür.   Müslümanların ve özellikle müs-lüman alimlerin, itikadi sapma meydana   getirebilecek olan böylesi sözlerden şiddetle sakınmaları gerekir. Çünkü biz­ler   biliriz ki Allah (c.c.) bütün alemler üzerinde mutlak ha­kimdir. Yaratıcının   İlahi hakimiyet sıfatı, biz yaratılmışların mücadelesiyle tamamlanabilecek   veya gerçekleşebilecek bir sıfat değildir. Allah (c.c.)’m Hakimlik sıfatı,   zaten kendi özünde her türlü eksiklikten münezzeh olan bir sıfattır. Bu   Öylesine muhteşem bir hakimiyettir ki, bu ilahi hakimiyeti kabul eden veya   etmeyen bütün mahlukatı, bütün yaratıl­mışları kuşatmaktadır. Alemlerin Rabbi   olan Allah (c.c.)’ın İlahi hakimiyetini, bu hakimiyeti kabul eden ülkelerde   “Var”, İlahi hakimiyeti reddeden ülkelerde “Yok” sanmak,   itikadi bir yanılgıdır. Herhangi bir ülkeyi yöneten Firavun veya Nemrut,   Allah’ın hakimiyetini reddetse dahi, yine de bu ülkedeki mutlak hakimiyet o   Firavun’un veya o Nemrud’un değildir.    İlahi hakimiyeti reddeden Firavun veya

Nemrud,   yönettikleri ülkede hakimiyetin gerçek sahibi ol­salardı, hiç şüphesiz ki   Firavun Hz. Musa’yı, Nemrud ise Hz. İbrahim’i gayet kolay öldürebilirdi. Oysa   biliyoruz ki bir yalancı hakimiyetin sözcüsü olarak Allah’ın elçileri hak­kında   “Ölüm hükmünü” vermelerine rağmen, İlahi hakimi­yetin takdirine   boğun eğmek zorunda kalmışlar ve öncelik­le kendileri ölmüşlerdir. Çünkü   Allah (c.c), kendi hakimi­yetini reddeden firavunlar üzerinde de mutlak   hakimdir.

Meseleyi   Türkiye coğrafyasında sonuca bağlayacak olursak, Türkiye genelinde Allah’ın   hakimiyeti değil, İslam’ın hakimiyeti yoktur. Dolayısıyle birer mü’min olarak   bizlerin mücadelesi, Allah’ın hakimiyeti için değil, İslam’ın hakimiyeti   içindir.

Bizler bazı   yazılarımızda veya bazı konuşmalanmızda “Hakimiyet Allah’ındır”   diyorsak, bu sözümüz; gerçekleştir­meyi arzuladığımız bir temenni değil,   insanlara hatırlatmak istediğimiz apaçık bir gerçektir.

Netice olarak   müslümanlardaki Allah inancı, itikadi şirkten ve itikadi sapmalardan uzak   olan, Allah’ın zatına ve sıfatlanna uygun bir İnançtır. İmanla İİgili bütün   meseleler­de bu inançtan sapmak, bu istikametten uzaklaşmak, in­sanları   itikadi şirke sürükleyen bir yaklaşımdır.

 

 

Ameli Şirk

 

Amel’, fiil,   eylem, hareket, davranış manasına gelir. İnsanın bütün bir yaşantısında   meydana gelen fiil, eylem ve davranışlarındaki şirklere, kısaca ameli şirk   diyoruz. Ameli şirk, bizzat fiil ve eylemlerde meydana gelen şirktir.

Mesela gaybı   bildikleri inancıyla kahinlere gitmek, değişik maksatlar için büyü veya sihir   yaptırmak, göz boncuğu veya katır boncuğu takarak, bunlardan fayda ummak,   ölülerden veya birer mahluk olan yaratılmışlardan gaybi yardım istemek,

Allah’tan   başkasına kurban kesmek,

insanların   nasıl ve ne şekilde yaşayacaklanyla ilgili olan Allah’ın hükümlerine rağmen   kendi istekleri doğrultusunda hükümler koymak veya bu şekilde hükümler koyan   müstekbirlere oy vererek onlan meşru görmek ve onlara destek vermek… ameli   şirklerdendir.

Ameli şirkin   kaynağında itikadı şirk olduğu gibi, bazı hallerde itikadi cahillik de   olabilir. Gerçi itikadi cahillikte de şirki inanışlar vardır ancak bu   inanışlar, hakka rağmen inanışlar değildir. Mesela İslam’ın sadece bazı   ibadetler de­ğil, başlı başına bir hayat nizamı olduğunu anlamalarına,   alemler üzerinde mutlak hakim olan Allah’ın, insanların yaşantılarıyla ilgili   olarak hükümler vazettiğini bilmelerine rağmen; bu İlahi hükümleri reddeden   müstekbirleri meşru gören ve onları oylarıyla destekleyen kişilerin ameli   şirkle­rinin temelinde, itikadi cahillik değil, itikadi şirk vardır. Bu gibi   konularda resmi veya gayri resmi propagandalarla aldatı­lan, hakkı ve gerçeği   bilmeyen kimselerin fiillerinde ise iti­kadi cahillik bulunmaktadır.

Nitekim bütün   bunlan dikkate alan İslam, fiilfail ayıranını yapmakta, fiil ile fail   arasında bilinç bağı varsa, faili fiile göre sıfatlandırmaktadır.

Böyle bir bağ   yok ise fiili şirk olarak nitelemesine ve fiilin failini müslüman görmemesine   rağmen, bu faile hakkı bildiresiye kadar “Sen müşriksin” diyerek   ‘Müşrik’ sıfatını vermemektedir.

 

 

Şirkin Psikolojik Ve Sosyolojik Nedenleri

 

Şirki   yönelişlerde bulunan ve şirk fiilini işleyen fail in­san olduğu için, insanın   araştırılması ve değişik boyutlarıyla ortaya konulması gerekmektedir.   Şirkin faili olan insana yeterli açıklık getirilmediği sürece, şirki   yönelişlerin neden­leri de açıklık kazanamayacaktır.

İnsan nedir?

Nelere   meyyaldir?

Zaaf ve   yetenekleri nelerdir?

İnsanın   yaratıhşıyla İlgili olan bu sorulara, kısa da olsa bir açıklama getirmemiz   gerekecektir. Çünkü insanlan şirke sürükleyen nedenlerin hepsi, insan   fıtratıyla ilgilidir. Dolayısıyle insanlan şirke götüren nedenleri vermeden   önce, bu nedenlerin tesirinde kalan insan fıtratına genel bir açıklık   getirmemiz gerekecektir.,

 

İnsan Fıtratına Genel Bakış

 

Tevhid ve şirk   meselesini incelerken, Allah’a şirk ko­şan müşrik ile Allah’ı birleyen   muvahhid, farklı farklı yaratılışlarda bulunan iki ayrı mahluk olsaydı, bu   durum bizler için çok daha basit ve anlaşılır olabilirdi. Oysa biliyoruz ki   her iki yönelişin sahibi de insandır. Muvahhid bir müslü-manın temel yönelişi   olan tevhid ile, herhangi bir müşri-ğin yönelişi olan şirk, aynı insan   fıtratında meydana gel­mektedir. Varoluşları itibariyle aynı   yaratılışta bulunan insanlar, birbiriyle tamamen zıt oian iki   ayn fiile, iki ayrı istikamete yönelebilmektedirler.

Birbiriyle   çelişen bu farklılığı, yaratılıştaki veya fıtrat­taki farklılıklar olarak   algılayamayız. Çünkü insanı nasıl ve ne şekilde yarattığını hakkıyle bilen   şanı yüce Rabbimiz, insanın yaratılışıyla ilgili olan gerçeği apaçık bir   şekilde be­yan etmektedir.,

O halde sen   yüzünü hanif olarak dine, Allah’ın o fıtra­tına çevir id (Allah) insanları   bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışında değiştirme yoktur. Bu (din)   dosdoğru (müs­takim) bir dindir. Ancak insanların çoğu bilmezler.[iii][3]

Konumuzla   ilgili olarak anlamamız gereken gerçek; Allah (c.c.) sadece müslümanları   değil, bütün insanları İslam üzere yaratmıştır ve bütün insanlarda bu dinin   gereği­ni yerine getirebilecek imkanlar ve yetenekier bulunmakta­dır.

Kur’an’i   Kerim’de zikredilen birçok İlahi buyruğu dik­kate aldığımız zaman, İlahi   hükümlerle muhatap olan insanların değişik konularda inanmak, sevmek,   korkmak, sa­kınmak, itaat etmek, duymak, görmek, bilmek, düşünmek, konuşmak,   unutmak, hatırlamak, umutlanmak, özenmek, güvenmek ve istemek gibi farklı   fiillerle mükellef oldukları­nı görürüz.

 

İşte bütün bu   mükellefiyetlerin yerine getirilmesi için gerekli olan fıtri donanım, insanda   bulunmaktadır. Daha açık bir ifadeyle sevmekle yükümlü olan insanda sevme   vasfı, korkmayla yükümlü olan insanda korkma vasfı, itaat etmekle yükümlü   olan insanda itaat vasfı, bu insanın fıtra­tında bulunmaktadır. İnsanlar   sevmeye, korkmaya, itaat et­meye, isyan etmeye meyyal olarak   yaratılmışlardır.

Ancak yaratılış   itibariyle bütün insanlarda bulunan bu fıtri özellikler, insanlann   tercihlerine göre şekillenmekte, insanlann tercih ettikleri şeylerle   doldurulmaktadır.

 

Mesela korkmaya   meyyal olarak yaratılan bir insan, fıtratında bulunan bu korku boşluğunu,   Allah korkusuyla veya Allah’tan başka şeylerin korkusuyla doldurabilir. Sev­mek   ve itaat etmek yönelişleri de böyledir.

 

İslam üzere   olan bu fıtratın yaratılışta değişmeyeceği ve değiştirilemeyeceği ise ayet-i   kerimenin devamında zikredilmektedir. ,

Allah’ın   yaratışında değiştirme yoktur.

 

İnanmak,   sevmek, korkmak, sakınmak, itaat etmek, duymak, görmek, bilmek, düşünmek,   özenmek, güven­mek., vs. gibi fıtri temayüllerde yaratılan insanlar hangi   dine girerlerse girsinler, onlarda meydana gelen değişiklik fıtri   temayüllerde değil, bu fıtri temayüllerle yöneldikleri, benimsedikleri ve   sahiplendikleri şeylerdedir.’

İnsan   fıtratıyla ilgili olan bu gibi İlahi kanunları, zamanımızdaki birçok insandan   daha iyi idrak eden şeytan aleyhiliane, şeytani çalışmalarına bu İlahi   kanunlan dikkate alarak yön vermektedir. Nitekim .Allah’ın yaratışında de­ğiştirme   yoktur” buyruğunun, kesin ve değişmeyen İlahi bir kanun olduğunu bilen   şeytan aleyhiliane, bu nedenle fıtri temayülleri değil, bu temayüllerle   yönelinen şeyleri değiş­tirmeye çalışmıştır. Mesela fıtraten korkmaya meyyal   ola­rak yaratılan bir insana yanaşırken, bu insanda fıtri bir temayül olarak   bulunan korkma vasfını yoketmeye veya de­ğiştirmeye çalışmaz. Çünkü bu fıtri   temayülü yokedemeyeceğini veya değiştiremeyeceğini çok iyi bilir!.

Zaten onun   rahatsız olduğu şey insanın korkmaya meyyal olarak yaratılması değil, bu   fıtri temayül ile Al­lah’tan korkmasıdır. Bu durumu önlemesi ve ve bunun da   Ötesinde insanların bu fıtri temayülünden faydalanabiimesi için, korkmaya   meyyal olarak yaratılan insanları şeytani vesveseler ve tağuti müeyyidelerle   korkutması gerekmekte­dir. Nitekim şeytan ve dostlarının da yaptığı bu değil   mi­dir?

Cahili   sistemlerde yaşayan insanların fıtratları, şeytan ve dostlarının böylesi   müdahalelerine maruz kalmıştır. İyili­ğe ve kötülüğe meyyal olarak yaratılan   insanlar, şeytani propagandalarının tesirinde kalarak iyiliği küçümser, kötü­lüğü   benimser duruma getirilmişlerdir. İtaat ve isyana meyyal olarak yaratılan   İnsanların Allah’a itaat, tağuta is­yan etmeleri gerekirken; bu insanlar   tağuta itaat, Allah’a isyan eder duruma getirilmişlerdir.

İslam nasıl ki   insanın fıtratını veya yaratılış gerçeğini dikkate alıyorsa; insanlara   zulmetmek isteyen şeytan ve dostları da yine aynı fıtratı dikkate almaktadır.   Tevhid ve şirk, aynı insan fıtratında meydana gelen fakat birbiriyle tamamen   zıd olan iki ayrı yöneliştir.

Tevhid ve   şirkle ilgili birçok yönelişi, birbiriyle muka­yese ederek inceleyecek   olursak, iki ayrı yönelişin aynı fıtrattan kaynaklandığını gayet rahat   müşahade edebiliriz. İn­sanlarda aynı fıtri temayüller, aynı fıtri   gereksinmeler bulunmasına rağmen, insanlar hem tevhide ve hem de şir­ke   yöneleb ilmektedirler. İnsanları şirke götüren yönelişle­rin nedenlerini ise   kısaca şu başlıklarda inceleyebiliriz.,

 

1. İnsanlara Tevhidi Davetin Yapılmaması

 

İnsan   fıtratının en belirgin özelliği, boşluk kabul et­memesi veya boşluğa tahammül   etmemesidir. Dolayısıyle insan fıtratında bulunan bütün temayüller, bütün   gereksin­meler, mutlaka ve mutlaka bir muhatap arar ve bu muha­tapla   boşluğunu doldurmak ister. Mesela korkmaya meyyal oîarak yaratılan insan   fıtratı, bu fıtri boşluğunu mutlaka ve mutlaka doldurur. Yaşadığımız dünyada   Allah’tan veya devletten veya ölmekten korkmayan birçok insan olabilir. Ancak   hiçbir şeyden korkmayan tek bir insan yoktur. Her insanın mutlaka korktuğu,   gizli veya açık bir şey vardır. İn­sanların fıtratında bulunan bu korku   boşluğu, mutlaka ve mutlaka bir korku ile doldurulmuştur. Sevmek ve inanmak   gibi fıtri boşluklar da böyledir.

İnsanların   fıtratında bulunan bu boşluklar, doğru veya yanlış, iyi veya kötü,

güzel veya   çirkin mutlaka bir şeylerle doldurululmasına rağmen, insan fitratıyla   bütünleşebilecek değerler, an­cak ve ancak İslam’ın değerleridir.

İnsan fıtratı   ve insan fıtratında bulunan temayüller, İs­lam’ın gerçekleri ile donandığı   zaman; fıtratına yabancı ol­mayan bu değerlerle ahenkli bir bütünlüğe girmekte   ve ke­male yükselmektedir.

Tabi ki   insanlarda bu kemalin veya bu olgunluğun gerçekleşmesi, insanların öncelikle   tevhidi davetle karşılaş­masıyla mümkündür. Yaratılışları itibariyle bir   şeylere inan­maya, bir şeyleri sevmeye veya bir şeylerden korkmaya meyyal   olan insanlar, bu fıtri ihtiyaçlarını muhatap alan hak davetle   karşılaşmadıkları zaman, şeytan ve dostlarının batıl davetlerinden çok daha   çabuk etkilenebileceklerdir. Çünkü tevhidi davetin muhatap almadığı insan   fıtratını, şirki davet muhatap almakta ve tevhidi gerçeklerle donan-mayan   fıtri boşluklar, bu batıl davetle doldurulmaktadır..

 

2. Dünyevi Endişeler Ve Nefsi Marazlar

 

Yukarıda   yazdıklarımızdan hareket ederek “Hak da­vetle karşılaşan her insan   mutlaka bu davete icabet eder” diyemeyiz. Çünkü biliyoruz ki hak davetle   karşılaşmalarına rağmen bu daveti kabul ermeyen birçok insan bulunmak­tadır.   İşte bu insanların tevhidi daveti reddedip, şirke yö­nelmelerinin önemli bir   nedeni, dünyevi endişeler ve nefsi marazlardır.

Mesela temeli   zulme dayalı olarak mala, mülke veya makama sahip olan insanlar, hak davetle   karşılaştıklan zaman, meselenin sadece kabul ve tasdik olmadığını bilirler.   Hakkı ve adaleti kabul etmekle birlikte, doğal olarak batılı ve zuîmü   reddetmeleri gerektiğinin de farkındadırlar. Böy­le bir inkar ise zulme   dayalı olan bütün makamların, sö­mürüye dayalı olan bütün menfaatlerin de   inkan olup, zu­lüm ve sömürü müptelası olan kimseler için aşılması mümkün   olmayan engellerdir.

Ekabir takımı   için faturası kabank kabul edilen bu gibi dünyevi endişelerin, halk   kitlelerinde bir lokma ekmek veya iki kuruş maaş gibi çok küçük birimlere   indiğini görü­rüz. Bir lokma ekmek veya iki kuruş menfaatin yanısıra,   devletten ve devlet adamlanndan korkmak, birçok zavallı insanın şirke   yönelmesi için yeterli birer sebeb olabilmek­tedir.

Ayaklanndaki ve   gönüllerindeki zincirleri biricik mal-varlıklan olarak kabul eden bu   zavallılar, ne hazindir ki zincirlerden kurtulmak için değil, bu zincirleri   kaybetme­mek için mücadele etmektedirler. Bu zincirlerden kurtul­mak,   boşlukta kalmak gibi bir kabustur bunlar için!

Böyle anmışlar,   böyle inandınlmışlardır bu zavallı­lar!.

Nitekim asker   askerliğini,

işçi   işçiliğini,

köle köleliğini   bu itikadla yapmaktadır!.

Geçmişteki   hıristiyanlar, rahiplerine birkaç kuruş ve­rerek cennet tapusu alıyorlardı.   Herkesin yadırgadığı bu durumu, ben pek yadırgamıyorum.

Hem neden   yadırgayım ki!

Birkaç kuruş   menfaat için gerçek cennetlerini satan milyonlarca insanla bir arada   yaşarken, onları nasıl yadır­gayabilirim?

Birkaç kuruş   karşılığında cennet umudu alanlar mı yadırganmalı,

yoksa birkaç   kuruş karşılığında gerçek cennetlerini satanlar mı?

 

3. Yarını Uzak Görme

 

Yannı uzak   görme, insanlarda genel bir hastalık du­rumuna gelmiştir. Herhangi bir şeyin   vadesi uzadıkça, üze­rine binen faizne olursa olsun bedeli ufalmaktadır   birçok insanın gözünde. İlahi tehditlere rağmen şirke yönelmeleri yine aynı   marazdan, aynı batıl yaklaşımdan kaynaklanmak­tadır. Hesap veya ceza gününü   uzak gördükleri için; uzak olan yannlardaki tehdit, onların bugününü pek etkileme­mektedir.

Halbuki gerçek   böyle midir?

Yarınlar uzak,   gerçekten uzak mıdır?

Oysa uzak olan,   yarın değil dündür. Yirmi yıl sonra­mız değil, yirmi saniye öncemiz uzaktır,   uzaklaşmıştır biz­den. Yirmi yıl yol gitsek, yirmi saniye öncemize varabil­memiz   mümkün değildir.

Fakat yarınlar,   yannlar, durmak bilmeyen adımlarla üzerimize doğru gelmektedir. Yarınlardan   kaçmak, yarınlardan uzaklaşabil­mek, durmayan zamandan korkanlar için   dermansız bir derttir..

Aslında insanın   kendisi de, yarınların geleceğini, mutlaka ve mutlaka geleceğini bilmektedir.   Mesela ihtiyacı olan herhangi bir insana “Bugün sana yüzbin lira   vereyim, bir hafta sonra üç tırnağım kelpetenle sökeyim!” deseniz,   ihtiyacı olmasına rağmen teklifinize yanaşmaz. Çünkü za­manın durmadığını,   bir haftanın geçeceğini ve o günün geleceğini bilir.

Peki bir hafta   geçecek de,

bir yıl veya   bir ömür geçmeyecek mi?

İnkar   edemeyecekleri ölüm günü, inandıklarını söyle­dikleri hesap günü gelmeyecek   mi?

Biz yaşasak da,   biz ölsek de,

tıkır tıkır   işleyen zaman hiç durmadan, hiç yorulma­dan hesap gününe doğru yol almıyor   mu?

Fakat ne   gariptir ki bir haftanın geçeceğini gayet açık bir şekilde idrak eden birçok   kimsenin kısa aklı, me­sele ölüm veya hesap gününe geldiği zaman bulanmakta­dır.

Burunlarının   dibinde olan ölüm veya hesap günü çok uzaklardadır bunlar için!. Nitekim çok   uzaklarda kabul et-

tikleri İlahi   tehdit, çok uzaklarda kabul ettikleri İlahi azap, onlan şirkten veya   azgınlıktan caydırıcı değildir!.

Ahirete   kuşkuyla bakan kimseler için, yeniden dirilme ve hesaba çekilme haberleri ise   onlann korkmasına değil, kalplerinin bir köşesinde sevinmelerine neden   olmaktadır.

Çünkü ahirete   kuşkuyla bakan bu kimselerde, ölmek ve yok olmak korkusu vardır. Meseleye bu   korkuyla yak-laştıklan için, hangi şartta olursa olsun yeniden dirilmeyi   güzel bir ihtimal olarak görürler. Yok olmak korkusu, ce­hennem korkusundan   çok daha fazladır bu kimselerde!. Tabi ki bu batıl yaklaşım, cehenneme   inanmamanın, ce­hennemi bilmemelerinin bir neticesidir. Oysa cehennemin   müthiş gerçeğiyle karşılaştıkları zaman, Kur’an’ı Kerim’de beyan edildiği   gibi Bizi helak et, bizi yokeî ya Rabbi diye­rek çılgınca feryat   edeceklerdir.

Bazılarının   kuşkuyla baktıkları, bazılarının uzak gördükleri yarınlar,

Allah’a   andolsun ki gelecektir, geliverecektir..

 

4. Batıl Umudlar

 

İnsanları doğru   veya yanlış birçok şeye sevkeden önemli bir etken umuddur. İnsanlar neleri   umud ederek, neler yapmışlardır kendi tarihlerinde. İnsanlardaki cennet umudu   ise geçmiş tarihten günümüze uzanan ortak bir umuddur. İnsanlardaki cennet   umudu ortak bir umud ol­masına rağmen, bu ortak umud için yapılmak istenenler   ve yapılanlar birbirinden oldukça farklıdır.

Allah’ı   birleyen muvahhid müslümanlar, kendilerini Allah’ın hoşnutluğuna götürecek   cennet yolunu Kur’an ve sünnette ararlarken, bazıları firavunların izinde,   bazıları bel’amiarın dininde, bazıları sapıkların tekkesinde aramaktadırlar!.

Asr-ı saadet   döneminde sadece Efendimiz (s.a.v.) ‘in pak eteğine tutunarak cenenete   gidebileceğini zanneden tek bir müslüman yokken; günümüz hem kirli eteklerle   ve hem de cennet umuduyla bu eteklere tutunan etekçilerle doludur.

Netice olarak   insanları tevhide yöneltmesi gereken cennet umudu, birçok insanın şirke   yönelmesine neden olmaktadır. Yaşadığımız dünyada cennet umuduyla cehen­neme   yönelmek, yaygın ve çağdaş birer hastalık durumu­na gelmiştir.

 

5. Duyu Organlarının İlahlaştırılması

 

Alemlerin Rabbi   olan Allah (c.c.) insanlan bazı duyu organlarıyla yaratmasına rağmen, bu duyu   organlan herşeyi kuşatabilecek, herşeyi algılayabilecek keyfiyette değil­dir.   Ancak insanlardan birçoğu bunun pek farkına varmaz­lar. Onlar için varlık   alemi, duyu organlarıyla müşahade edebildikleri şeylerdir. Ellerindeki tahta   kılıçlarıyla dünyayı fethedeceğini zanneden çocuklar gibi, bunlar da duyu or­ganlarıyla   kainatı fethedebileceklerini zannederler!,

“Ancak   benim gördüğüm veya benim işittiğim vardır” demek, aynı zamanda   “Ben herşeyi görürüm, ben herşeyi işitirim” demektir!.

Oysa biliyor ve   iman ediyoruz ki herşeyi gören ve herşeyi işiten Rabbimizdir. Bu mutlak   sıfat, Rabbimize ait bir sıfattır.

Bizler ise   yaratılmış birer insanız.

Gözümüz ve   kulağımız olmasına rağmen ne her şeyi görebilir, ne de her şeyi işitebiliriz.   Bu kısıtlı duyu organla­rına, kuşatıcı ve mutlak olan İlahi vasıflan nisbet   etmek, duyu organlarını ilahlaştırmaya çalışmak demektir. İşte böylesi   yaklaşımlar, insanlan şirk olan ataistlikten, küfür olan ateistliğe kadar   götürebilmektedir.

“Görmediğime   inanmam” diyen ateistlerin bu sapıklı­ğı, farklı boyutta müşriklerde de   bulunmaktadır. Nitekim canlı veya cansız sembollere İlahilik nisbet eden   müşrikler, göremedikleri tanrıyı, görülebilir hale getirmekten yanadırlar.   İbadet için yöneldikleri merciyi, müşahhas yani somut hale getirmek isterler.   Çünkü böyle yaptıkları zaman, duyu organlan erişemedikleri boşluktan   kurtulacak ve bu organlan erişebilecekleri, tutunabilecekleri bir dal   olacaktır.

Müşahhas hale   getirdikleri ve yöneldikleri bu put,

ister canlı   olsun, ister cansız,

ister taştan   olsun, ister tahtadan, onlar için farketmez. Yöneldikleri bu putun tann olmadığını   bilseler bile, yine de bu puttan vazgeçmezler. Çünkü bu putperestler için   yöneldikleri canlı veya cansız put tanrı olmasa da, yine de tanrının bir   sembolü, bir işareti veya onlan tanrıya götürecek bir aracıdır. Mühim olan   ibadet için yönelinen şeyin kendilerine göre meçhullükten çıkıp, müşahhas   hale gelmesidir. Hele hele bu put koskocaman yapılmışsa, duyu organlarının
tatmin olması ve etkilenmesi daha kolay olmaktadır.

Nitekim   falancanın kabrini veya filancanın heykelini çok büyük boyutlarda yapan müstekbirler,   bütün bunlan mevtaya olan saygılarından değil, bu sapık yönelişteki in­sanlan   etkileyebilmek içindir.

Netice oiarak   “Görmediğime ibadet etmem” diyen ateist ile, “Ancak gördüğüme   ibadet ederim” diyen müşrik arasında,- önemli bir fark yoktur. Her ikisi   de görülebilir bir tann istemektedirler. Birisi göremediği tannyı inkar et­mekte,   diğeri ise göremediği tanrıyı, canlı veya cansız sembollerle görülür hale   getirdiğini zannetmektedir!.

Her ikisinin de   kaikış ve batış noktası duyu organları­dır.

 

5. Çoğunluğun Etkisi

 

“İnsan   toplumsal bir yaratıktır” derler. Kitlelerin ge­neli için doğru bir söz   olsa gerek. Nitekim birçok insan kimlik ve kişiliğini, içinde bulunduğu   gruptan veya toplum­dan almaktadır. Bu insanlar kendilerini tanımlarken,   kendi benliklerini ifade eden “Ben” kelimesi yerine, içinde bulun­duğu   çoğunluğu kastederek “Biz” kelimesiyle söze başlar­lar. Biz   şöyleyiz, biz böyleyiz” gibi tanımlamalar, o insan-lann kendilerini   içinde bulundukları çoğunluğa göre tammlamalandır.

Böylesi   durumlarda söz konusu topluluk doğruda, iyi­de veya güzelde ise herhangi bir   probiem yoktur. Hatta problem olmadığı gibi birçok müsbetlikler de bulunmakta­dır.   Ancak insanı etkileyen grup veya toplum, batıl veya cahili bir nitelikteyse   durumlar tam aksi yönde değişmek­tedir. İnsan ve toplum arasındaki olumlu   olan etkileşim, gayet olumsuz bir vadiye kaymaktadır. Cahili toplumun in­san   üzerindeki baskısı, bu insanı doğrudan, bu insanı iyi­den, bu insanı güzelden   uzaklaştırıcı bir baskı olmaktadır.

İşte böylesi   toplumlarda, toplumun yanlışlığına rağmen doğruyu görmek, toplumun kötülüğüne   rağmen iyiyi tercih etmek, her kişinin değil er kişinin işidir.

Çünkü böyle bir   tercihte, binlerce ağızdan çıkan “Bu doğrudur” sözüne, tek bir ağız   ile “Hayn, bu yanlıştır” demek vardır,

çünkü böyie bir   tercihte, yanlışın çoğulcu kalabalığın­dan çıkıp, doğrunun ıssız gölgesine   sığınmak vardır,

çünkü böyle bir   tercihte, topluma ve toplumsal de­ğerlere karşı çıkmak, toplumun ve toplumsal   değerlerin baskısına göğüs germek vardır..

Dolayısıyle   kendi kişiliğini içinde bulunduğu grupta veya toplumda bulan kimseler için,   böyle bir tercih mümkün değildir. İçinde yaşadıkları grubu veya toplumu   reddet­mek, kendi benliğini, kendi kişiliğini reddetmek gibi im­kansız bir   iştir bu kimseler için!.

Bu kimseler   doğru veya hak bir sözle karşılaştıkları zaman, bu sözü kendilerine göre   değerlendirmezler, değerlendiremezler. Akıllarına ilk gelen şey, bu söze   karşı grup-iannın veya toplumlarının yaklaşımıdır. Grubun veya toplu­mun   reddettiği bir şeyi, doğru da olsa bunlann kabul etmesi söz konusu değildir.

Nitekim cahili   toplumlarda yaşayan böylesi kimseler­den, şu ifadeleri sık sık duymamız   mümkündür.,

Bunca insan   yanlışta da, sen mi doğrudasın?

Bunca insan   bilmiyor da, sen mi biliyorsun?

Bunca insan   aldatıldığının farkında değil de, sen mi farkındasin?

Bu kimselerin   mantığına göre, iyi veya doğru çoğun­luğun yani toplumun kabul ettiğidir.   Oysa tarihe baktığımız zaman bu mantığın birçok hadisede çöktüğünü görürüz.,

Sünnetullah   gereği  topluca helak edilen  kavimler, topluca batılda değil miydi?

Peygamberlerin   gönderildiği toplumlar, hak tebliğe topluca karşı çıkmıyorlar mıydı?

Yakın tarihten   Örnek verecek olursak, mesela Hitler, koca bir toplumun desteğini almamış   mıydı?

0 halde,   toplumu veya toplumsal çoğunluğu esas alarak hangi şeye “Mutlak   doğrudur” diyebiliriz?

Ne var ki bütün   bunları yazmamız, kimlik ve kişiliğini toplumdan alan zayıf karakterli   kimseler için yine de bir çözüm olmayacaktır. Onlar yine çoğunluğa göre karar   ve­recekler, çoğunluğun ulu dediği cüceleri, uluyarak kutsayacaklardır.

Bu kimseler   “Ellen gelen düğün bayramdır” derler!.

Oysa ellen   gelen zulüm, ellen gelen sömürü, ellen gelen cehennem ise, bunun neresi   bayramdır!.

 

İnsanlık Tarihinde Ve Çağımızda Şirk Hadisesi

 

İnsanlık   tarihi, aynı zamanda şeytanın da tarihidir. Şeytan aleyhillane insanlık   tarihi boyunca, insan ve top­lum olgusundan kesinlikle kopmamıştir. Tarihin   her döne­minde şeytanın ayak izlerine rastlamak,

şeytan ve   dostlarının gizli veya açık müdahalelerini görmek mümkündür.

Şeytanı   insandan ve toplumdan koparmayan gerçek, dostluk değil, düşmanlık gerçeğidir.   İnsanın amansız bir düşmanı olan şeytan aleyhillane, büyük veya küçük her fır­satı   değerlendirerek, insanlık tarihinde yer almıştır.

Müslümanlann en   temel meselesi, nasıl ki tevhid ve şirk meselesiyse, şeytanın da en temel   meselesi aynıdır. Çünkü gerçekten düşman olduğu insanları cehenneme   sü-rükleyebilmesi, öncelikle bu iki temel meseleye yönelme-siyle mümkündür.

Bazı İlahi   kanunlan birçok müslümandan daha iyi bi­len şeytan aleyhillane, hareket   metodunu bu kanunlara göre tesbit etmektedir.

Şeytana ve   şeytani mantığa göre, Allah’ı inkar eden ateistler ile Allah’ın varlığına   inan­malarına rağmen Allah’a eş koşan müşrikler arasında her­hangi bir fark   yoktur.

Şeytan   aleyhillane her iki durumdan da, her iki grup-dan da memnundur. Çünkü Allah’ı   inkar eden ateistlerle birlikte, Allah’a inanmasına rağmen Allah’a eş koşan   müş­riklerin de cehennem ehli olduğunu bilmektedir.,

Hiç şüphesiz   Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlardan   dilediğini bağışlar.[iv][4]

Ey   İsraibğullan, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.   Çünkü O, kendisine şirk koşana kuşkusuz cenneti haram kılmıştır, O’nun   barınma yen ateştir.[v][5]

Kur’an’ı   Kerim’de zikredilen bu hükümlerde, Allah’a inanmalarına rağmen Allah’a eş   koşan müşriklerin akibetleri beyan edilmektedir. Kafirler ve müşrikler   arasında ameli farklılıklar olsa da, müşriklerin amelleri boşa çıkmaktadır.   Yaratıcı olarak Allah’a inanıp, namaz ve oruç gibi bazı amelleri yapmalanna   rağmen Allah’a eş koşan müş­riklerin hüsrana uğrayacakları, Allah için   yaptıklarını zan­nettikleri amellerin kabul edilmeyeceği ve boşa çıkacağı   Kur’an’ı Kerim’de açıkça beyan edilmektedir.,

Eğer şirk   koşacak olursan, şüphesiz senin de amellerin boşa çıkacak ve elbette sen   kayba uğrayanlardan olacaksın.[vi][6]

Onlar da şirk   koşsalardı, elbette bütün amelleri boşa çıkmış olurdu.[vii][7]

Müşriklik ve   kafirlik açısından akibete ilişkin herhangi bir fark olmadığı için, şeytan   aleyhillane sinsice davranmakta, geleneksel bir inanç ile Allah’a inanan   insanları Allah’ın varlığını inkara değil, Allah’a eş koşmaya davet et­mektedir.   Çünkü böyle bir müdahale şeytan ve dostları için çok daha kolay, çok daha   verimli olmaktadır.

İşte şeytan ve   dostlannın insanlık tarihindeki pis ayak izleri, aynı iğrenç müdahale   istikametindeki ayak izleridir.

Şeytan ve   dostlannın insanları müşrik durumuna geti­ren müdahalelerine açıklık   getirebilmemiz için, aşağıdaki sorulan cevaplandırmamız gerekecektir.,

Müşrikler   Allah’a inanmalarına rağmen Aliah’tan baş­ka nelere tapıyorlar ve neleri İlah   kabul ediyorlardı,

şeytan ve   dostlan onları nelere davet ediyorlar ve on­ları nasıl müşrik durumuna   düşülüyorlardı?.

Meseleyi   Kur’an’ı Kerim’dekİ geçmiş tarihle ilgili veri­lere ve günümüzdeki görüntülere   göre değerlendirecek olursak, ne yazık ki geçmiş ve günümüz ayırımına gitme­miz   mümkün değildir. “Geçmişte şöyleydi, günümüzde İse böyle” diyerek,   geçmişteki müşriklerle günümüz müşrikleri­ni kesin hatlarla birbirinden   ayıramayız.

Çünkü şirk   vakıası ve şirk mantığı, hem geçmişte ve hem de günümüzde aynıdır. Aynı şirk   mantığından kay­naklanan, benzer yönelişler söz konusudur, Nitekim geç­mişteki   ve günümüzdeki müşriklerin nelere taptıklarım maddeler halinde kısaca   değerlendirecek olursak; belirttiği­miz bu benzerlik, dikkatsizlerin bile   dikkatini çekebilecek somutluktadır.,

 

Tabiata Tapanlar

 

İnsanlar bütün   bir tarihleri boyunca, kainatın ahenkli muazzamlığı karşısında ezilmişler ve   göremedikleri Allah’la beraber, görebilecekleri güç merkezleri de aramışlardır.   Nitekim geçmiş dünya tarihinde güneşe, aya ve yıldızlara tapan kavimler;   güneşte, ayda veya yıldızlarda büyük güç­ler olduğunu kabul etmişler ve   karşılaştıkları olaylann bu güçlerin etkisiyle meydana geldiğine   inanmışlardır. Tabi ki bu batıl inanış, beraberinde bu şeylere karşı kulluğu   yani putperestliği de getirmiştir. Çünkü güneşi, ayı veya yıldızı yaşadıkları   olaylarda müessir gören bu insanlar, karşılaştıklan olayları bunlara göre   yorumlayacaklar ve bunlann ga­zabına uğramamak için gerekirse çocuklarını   bile bunlara kurban edeceklerdir.

Geçmişte bu   gibi şeylere ayn ayrı tapılırken, günü­müzde ise tabiat ve doğa adı altında   topluca tapılmaktadır. Tabiatperest denilen bu kimseler bir yaratık olan   tabiatı yaratıcı yerine koymaktalar ve kainatın yaratılışını tabiata nisbet   etmektedirler. Bunlara göre kainat kendi içinde ve kendiliğinden varolmuştur.

Kendilerine   bilim adamı denilen bu kimseleri sapıklı­ğa götüren önemli bir neden, belki   bir çoklanmıza tuhaf gelecektir ama kainatın birbirini tamamlayan, birbiriyle   bü­tünleşen muhteşem ahengidir. Yaratılmış olan kainattaki bu muazzamlığı   görüp, huşu içinde Yaratıcıya yönelecek­leri yerde; akıllarını zorlayan bu   muazzamlığa takılıp kal­mışlar ve gördükleri muhteşem ahengi, gördükleri   tabiata nisbet etmişlerdir.

Tabi ki sonuç   olarak yanlış, gözlem olarak ise eksik bir yaklaşımdır bu!.

Oysa   gözlemledikleri gerçekleri biraz daha derinle-

mesine   inceleseler, bu gerçeklerin üzerinde olan, bu ger­çekleri yaratan ve bu   gerçeklere vaziyet eden İlahi gerçeği anlamaları zor olmayacaktır. Mesela   karıncalan yerin altın* da dahi inceleyen bilim adamlan vardır. Ellerindeki   imkan­larla incelemelerini yıllar boyu sürdürürler. Kraliçe karınca­nın   birkaç erkek kannea tarafından döllendiğini, milyonlarca yumurta yaptığını ve   bir kannea kolonisinin bu yumurtalardan çıkan karıncalarla meydana geldiğini   görmüşlerdir. Bazı karınca türlerinin çok vahşi olduğu, me­sela et yiyen   kannealann hücumuna uğrayan bir hayvan sürüsünden veya bir kabileden geriye   sadece kemiklerin kaldığı da, yine bu bilim adamlarının bildikleri   gerçeklerdir.

Fakat ne var ki   gözlemledikleri bu gerçekleri yan yana koyup yeterince düşünmezler!

Mesela et yiyen   kannealann vahşi tehlikesini bilmele­rine rağmen kendi kendilerine şu soruyu   sormazlar.,

Sadece kraliçe   kannea değil de, diğer karıncalar da çiftleşse dünyanın durumu ne olur?

Bu soruya   verecekleri cevap bellidir. Dünyada et yi­yen karıncalardan başka canlı   kalmazdı. Bunu anladıktan sonra ikinci soru gündemlerine gelecektir.,

Peki diğer   kannealar neden çiftleşmiyor?

İşte bu sorunun   cevabını tabiata nisbet edemeyecek­lerdir. Çünkü kendi tanımlamalarına göre   tabiat ana do­ğurgan olup; doğal istekleri frenleyici değil,

kendi   yaratılışında teşvik edici bir niteliktedir.

O halde   doğurgan olan ve doğurganlığa karşı olma­yan tabiat, bu doğum kontrolünü   nasıl yapıyor?

Çiftleşmekle   ilgili hiçbir eksikleri olmayan ve bunun da ötesinde çiftleşmeye arzulu olan   milyonlarca dişi ve erkek karıncayı, çiftleşmekten alıkoyan gerçek ne?

Ki aynı durum,   anlann dünyasında da vardır! Anların dünyasında da sadece kraliçe an   çiftleşmektedir.

Bilinçli   yaratık kabul ettikleri insanlara dahi yeterince doğum kontrolünün   yaptmlamadığını bilen bu kimseler; karıncalann veya anların bu fıtri istekten   neyle alıkoyulduklannı nasıl izah edeceklerdir?

Oysa bunun   yegane izahı bilinçsiz olan tabiat değil, tabiatı yaratan ve tabiattaki   ahengi sağlayan İlahi iradedir.

Kısacık akıllan   ile Yaratıcının iradesini, yaratılmış olan tabiata nisbet edenler, tabiatı   Allah’a eş koşan tabiatperestlerdir. Bilimsellik adına ileri sürülen bu gibi   safsatala-nn yanısıra; yıldızlann insanlann kaderi üzerinde müessir olduğuna,   yıldıznameye ve yıldız fahna inanan kimseler de aynı sapık fırkanın, sapık   müntesipleridir.

 

Cinlere Tapanlar

 

Kuranı Kerim’in   cinlerle ilgili beyanına göre cinler ateşten yaratılmış olup, aralannda hem   iyilerin ve hem de kötülerin bulunduğu yaratıklardır. Cinler hakkında bunları   bilmemize rağmen, cinler yine de biz insanlara göre varlı­ğı malum, mahiyeti   meçhul yaratıklardır. İnsanlarla cinler farklı boyutlarda veya farklı   düzlemlerde yaratıldıktan hal­de, insanlarla cinler arasında değişik yollarla   iletişim kuru-labiimektedir.

Kur’am Kerim’e   göre insanîann cinlerle ilişki kurması müsbet bir gereklilik olmamasına ve   insanlar böyle bir iletişime teşvik edilmemelerine rağmen; cinlerin   peygamberi düzlemde insanlık alemine ilgi duymaları, insanlar arasından çıkan   peygamberlerin davetine kendi konumlanna göre icabet etmeleri Rabbani bir   gerekliliktir. Nitekim bir­çok cin taifesi Efendimiz (s.a.v.)’in davetini   dinlemişler, bu davete kendi konumlanna göre icabet etmişler ve bu dave­ti   kendi kavimlerine de iletmişlerdir.,

Hani cinlerden   bir kaçım, Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik Böylece onun huzuruna   geldikleri zaman dediler ki Kulak verin; sonra (dinleme işi) bitirilince de   kendi ka­vimlerine (birer) uyancı-korkutucular olarak döndüler.

Dediler  Ey kavmimiz, gerçekten biz Musa’ dan son­ra   indirilen, kendinden öncekileri de doğrulayan bir Kitab dinledik; hakka ve   dosdoğru olan yola yöneltip iktmektedir.

Ey kavmimiz,   Allah’a davet edene icabet edin ve ona iman edin; günahlarınızdan bir kısmını   bağışlasın ve sizi acık­lı bir azabtan korusun.[viii][8]

Cinlerin   insanlık alemiyle olan bu ilişkisi, tabi ki olumlu bir ilişkidir. Ancak bunun   dışındaki karşılıklı ilişki­ler, genel olarak şeytani ilişkilerdir.

Efendimiz   (s.a.v.)’in sünnetinde görmediğimiz bu kar­şılıklı ilişkilerin neticesi ise;   genellikle insanlann cinler ile Allah’a eş koşmalan ve cinlere tapmalan   sonucuna var­maktadır.

Cinleri Allah’a   ortak koştular, oysa onları da O yarat­mıştır…[ix][9]

(Melekler) Dediler ki Sen yücesin, bizim   velimiz sensin, onlar değil. Hayır, onlar cinlere tapmaktaydı ve çoğu onlara   iman etmişlerdi[x][10]

Cinlerin   Allah’a eş koşulması demek, Allah’ın yüce sı­fatlarının cinlere nisbet   edilmesi, Allah’tan istenmesi gere­ken şeylerin cinlerden istenmesi demektir.   Cinlere iman etmek ise, cinierin verdiği her habere inanmaktır. Tabi ki bütün   bunlar ve bu gibi yönelişler, sadece geçmişe özgü veya geçmişteki müşriklerin   yaptıkları şeyler değildir.

Günümüzde de   durum aynıdır.

Mesela sabahın   erken saatinde camilerde üç-beş in­san bulunmasına karşın, cinci hocaların   kapılan, sıra kap­mak isteyen insanlarla doludur.

İnsanları   Allah’ın huzuruna değil de, cinci hocalann huzuruna götüren etken, hiç   şüphesiz ki şirk etkenidir. İn­sanlar Allah’tan isteyecekleri, Allah’tan   bekleyecekleri şey­leri cinci hocalardan ve cinlerden bekler duruma gelmişler­dir.

Kendilerine   entel veya elit tabaka denilen kimseler ise aynı yönelişin modern boyutu olan   medyumluğu tercih etmektedirler. Ruhlarla ilişkiye girdiklerini zanneden   fakat aslında cinlerle İlişkiye giren ve cinlerin maskarası olan bu kimseler,   cinlerin kendilerine bildirdiği her şeye İlahi va-hiymiş gibi   inanmaktadırlar. Halbuki yaşanan zamanlardan bazı doğru bilgiler verebilecek   olan cinlerin, henüz yalan­mamış bir zaman diliminden verdikleri gaybi   haberler, en basit ifadesiyle spor-toto tahminleri gibidir. Nitekıiu cinle­rin   gaybı bilmedikleri ve bilemeyecekleri Kur’an’ı Kerim’de açıkça beyan   edilmektedir.,

Böylece onun   (Süleyman’ın) ölümüne karar verdiğimiz zaman, ölümünü, onlara asasını yemekte   olan bir ağaç kur­dundan başka haber veren olmadı. Artık o, yereyıkılıp dü­şünce,   açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsa­lardı    böylesine    aşağılanıcı    bir      azab    içinde    kalıpyasamazlardı[xi][11]

Ayet-i kerimede   de beyan edildiği gibi alemlerin Rab­bi olan Allah (c.c.) tarafından ve   müstesna bir vakıa olarak Hz. Süleyman (a.s.)’ın emrine verilen cinler,   asasına dayalı olarak vefat eden Süleyman (a.s.)’ın öldüğünü anlayama­mışlar   ve (asanın bir ağaç kurdunun kemirmesiyîe kırılma­sına kadar) yaşıyor   sandıklan Süleyman (a.s.)’a hizmet et­mişlerdir. Şanı yüce olan Rabbimizin de   beyan ettiği gibi, şayet gaybı bilselerdi, uzun bir zaman bu durumda kalırlar   mıydı?

Ne var ki bu   İlahi gerçekleri bilmeyen insanlar, birer yaratık olan cinlere, Yaratıcının   sıfatiannı vermekteler ve Allah’a sığınacakları yerde, cinlere   sığınmaktadırlar.,

Bir de şu   gerçek var; İnsanlardan bazı erkekler, cinler­den bazı adamlara sığındılar.   Öyle oluyor ki, onların azgın­lıklarını arttırmışlardır.[xii][12]

Oysa İlahi   gerçeğin en açık ifadesi olan Kur’an’ı Ke-rim’e göre insanların, cinlerin   veya yaratılmış her şeyin şerrinden,

cinler veya   cinci hocalar gibi yaratıklara değil, bütün bunları yaratan ve alemlerin   Rabbi olan Allah’a sığınmak vardır.,

De ku Sabahın   Rabbine sığınırım, Yarattığı şeylerin şerrinden..[xiii][13]

Gerek   cinlerden, gerekse insanlardan (olan her han-nas’tan Allah’a sığınırım).

 

İnsanlara Tapanlar

 

İnsanların,   kendileri gibi birer mahluk olan insanlara tapmaları en tuhaf olduğu gibi   aynı zamanda en yaygın bir şirk türüdür. Tarihin her döneminde kendisini   ilahlaş-tırmaya çaiışan firavunlar ve bu firavunlara kulluk yapan köleler   olagelmiştir, Geçmiş dönemlerde bazen devlet baş­kanı, bazen aşiret reisi   olarak karşımıza çıkan bu firavun­lar, çağımızda dini, politik veya mali   kimliklerle karşımıza çıkmaktadır. Allah’ın hükümlerini hiçe sayan bir din   ada­mı, bir politikacı veya bir patron ile geçmişteki firavunlar arasında   herhangi bir fark yoktur. Bunların hepsi az veya çok bir insan kalabalığına   tahakküm etmekte, şeytani hü­kümlerle bu insanları kendilerine kul   yapmaktadırlar.

Emperyalist   menfaatlerini her şeyin üzerinde tutan politik veya mali kimlikteki çağdaş   firavunlann küfrü genellikle aşikardır. Bunlar kendüeri azdığı gibi   kendilerine uyanlan da azdırıp, saptırmışlardır.,

Üzerlerine   (azap) sözü hak olanlar derler ki; Rabbi-miz, işte bizim   azdırıp-saptırdıklarımız bunlar, kendimiz azıp saptığımız gibi onları da   azdırıp-saptırdık[xiv][14]

Şaşkın ve sapık   olan insanların bu azgınlara kulluğu, bu azgınları dost kabul etmeleri ve   bunları fayda veya za­rar vermeye muktedir görmeleri üzerine gerçekleşmekte­dir,   Bir kısım insanlar bu firavunları severek, bu firavunla­ra kulluk yaparlarken   diğer bir kısım insanlar ise, bu firavunlardan korktukları için bu   firavunlara kulluk yapmaktadırlar.

Oysa  çağdaş    firavunlann  kendilerine  Özgü    güçleri yoktur. Onların bulundukları makama değer vererek, onlara   kulluk yaparak onları güçlendirenler, kölelerdir.

Makamın veya   paranın yaptırım gücü, makama veya paraya değer verenler üzerinde müessirdir.   Gerçi bütün kölelere sorsanız, kendilerine tahakküm eden makama veya kapitale   karşı belirli bir rahatsızlık duymaktadırlar. Belki de kölelerin hepsi, bu   makamların veya bu kapital imparatorluklarının yıkılmasından, devrilmesinden   yanadırlar.

Fakat değer   verdikleri bir şeyin yıkılmayacağını bil­mezler, bilemezler!.

Oysa bir şeye   değer vermek demek, onu meşru gör­mek, onu güçlendirmek demektir. Dolayısıyle   makama veya kapitale değer vererek, bunlara devrimci yaklaşmak, bunları   devirebilmek mümkün değildir.

Ne var ki bu   gerçeklerden bihaber olan uluslararası köleler, kendilerine ilahlık taslayan   emperyalistlerin ve dünya emperyalizminin farkına vararak bunlan devirmek   için mücadele edecekleri yerde, bunlardan bir lokma ek­mek alabilmek için   mücadele etmektedirler. İnsanın ve in­sanlığın hakkını unutup, emeğin hakkı   için mücadele ettik­lerini zanneden bu kimseler, devrimci dava adamı değil,   ne yazık ki devrilmiş zavallılardır. Bu zavallıların arasında kendilerini   müslüman zanneden kalabalıklar da vardır. Şey­tana kulluk yapmaktan içtinap   etmeye çalışan bu kimseler, farkında olmadan şeytanın dostlanna kulluk   yapmaktadır­lar. Oysa ki şeytana kulluk yapmak ile şeytanın dostuna kulluk   yapmak arasında herhangi bir fark yoktur. Bu gibi yönelişlerde bulunan insan,   her iki durumda da şirke gir­mektedir.

Yukarıda   örneğini verdiğimiz politik ve mali kimlikli çağdaş firavunların yanısıra,   insanlara ilahlık taslayan dini kisveli kimseler de bulunmaktadır. Bunlar   genellikle müslü-maniann arasında yaşamakta, müslüman gözükmekte Ve meseleye   vakıf olmayan insanlar tarafından müslüman bi­linmektedirler. Bu aldatıcılar,   küfürleri aşikar olan firavun­lara nazaran çok daha tehlikelidirler. Çünkü   bunlar doğru­cu bilinen yalancılar, dost gözüken düşmanlardır. Allah adını   kullanarak insanları aldatmaktalar ve Allah’a kul ol­mak isteyen insanları,   kendilerine kul yapmaktadırlar. Bu aldatıcılara hacı, hoca, şeyh, üstad,   imam, müftü denilse de, bunlar Allah’ın değil, şeytanın dostudurlar. Bunlar   Al­lah’ı değil, kendi menfaatlerini ve kendi nefislerini yücel­tenlerdir.

Oysa   müslümanlar Allah (c.c.)’i tekbir etmekle ve di­ğer insanlan Allah’a davet   etmekle yükümlüdürler. Kendilerini veya başkalarını yüceltenler ve diğer   insanlan bunla­ra davet edenler açık bir sapıklığı yaşamaktadırlar. En seçkin   insan Resulullah (s.a.v,) sadece Allah’ı tekbir etmiş ve  insanlan kendisine değil, Allah’a davet   etmiştir.

Yaşadığımız   coğrafyada dine karşı saygılı yaklaşan insanlar, din adamı görünümündeki   aldatıcılara da saygılı yaklaşmaktadırlar. Nitekim bu aldatıcıları yüce ve   emin ki­şiler olarak görmekte ve onlann Allah adını kullanarak ya­lan   söyleyebileceklerine hiç ihtimal vermemektedirler. Oysa bu aldatıcılar   “Besmele” ile söze başlamaktalar ve in­sanlan kendilerine veya   tağuta kulluğa davet ettikten son­ra ‘Elhamdülillah’ diyerek sözü   bitirmektedirler.

İnsanlarımızın   bu konularda dikkatli olmaları, her sa­rıklıyı hoca, her sakallıyı hacı   sanmamaları gerekir. Aynı şekilde müslümanlann da, sevdikleri ve itaat   ettikleri kimseleri Allah’ın hüküm ve ölçülerine göre değerlendirmeleri ve bu   değerlendirmeye göre onlara yaklaşmaları gerek­mektedir. Çünkü İlahi   hükümleri dikkate almadan hoca ve üstadlarına teslim olan kimseler, ne yazık   ki bilginlerini ve rahiplerini Rab kabul eden hıristiyanîann durumuna düş­mektedirler.

 

Ölmüşlere Tapanlar

 

Yaşadığımız   dünyada ölülere karşı belirgin olan iki ayrı yaklaşım vardır. Bu   yaklaşımlardan birisi yalan ve ifti­ralarla mevtayı kötülemek, diğeri ise   mevtada olmayan va­sıflarla onu yüceltmektir.

Nitekim ölülere   tapma hadisesi, ölmüş olan salih veya azgın kimselerin, onlarda olmayan   vasıflarla yüceltil­mesi, çok ulvi makamlara çıkarılması ve onlara bu   itikatla yönelinmesi üzerine gerçekleşmektedir. Müşrikler, bu şekil­de   yücelttikleri bir mevtaya yönelmekte.,

bu mevtanın   görüş ve ilkelerine itaat ederek, bu mevtanın sevgi ve rızasını gözeterek,   ihtiyaçlannı bu mevtaya arzedip, bu mevtadan isteye­rek.. Allah’tan başkasına   kulluk yapmakta ve böylece küfre girmektedirler. Kur’an’ı Kerim’de apaçık   şirk olan bu yöne­liş zikredilmekte ve bu müşriklerin ne zelil duruma düştük­lerini   beyan edilmektedir.,

Allah’tan başka   çağırdıkları, hiçbir şeyi yaratamazlar, üstelik onlar yaratılıp durmaktadırlar.   Ölüdürler, diri değildirler; ne zaman diriliceklerinin şuuruna da varamazlar.[xv][15]

Evet,   geçmişteki ve günümüzdeki müşriklerin yönel­dikleri, itaat ettikleri, kurban   verdikleri ve kulluk ettikleri insanlar ölüdürler!. İnsanları zelil bir duruma   getiren bu hadise geçmişte yaşandığı gibi, ne yazık ki günümüzde de   yaşanmaktadır.

İstanbul’daki   Eyyüp Sultan’a uzanan eller, İzmir’deki Susuz Dedeye dökülen sular.

Ankara’dakine   akıtılan kanlar ve yapılan merasimler bunun açık bir göstergesi değil midir?

Yaşanılan   zillet öyle boyutlara varmıştır ki, dünya iş­leri falanca ölüye bırakılırken,   ahiret işleri filanca ölülere bırakılmaktadır. Daha açık bir ifadeyle   dirilerin idaresi, ölülere tevdi edilmiştir!

Tabi ki ölülere   yönelen, ölülere kuiluk ve tazimde bu­lunan bu İnsanlara,

“Diri”   denilebilirse!..

 

Putlara (Sembollere) Tapanlar

 

Geçmiş   müşriklerin ağaçtan ve taştan yonttukları putlara taptıkları, onlardan yardım   diledikleri, onlann önünde saygıyla durduklan ve bu putlara kurbanlar   adadık-ian birçok insanlar tarafından bilinmektedir.

Fakat   günümüzdeki insanlar bütün bunlan bilmeleri­ne rağmen, bu putperestliğin   geçmişte kaldığını savuna­caklar “Yaşadımız modem çağda putperestlik   yoktur” diye­ceklerdir.

Keşke öyle   olsaydı,

putlar ve   putperestlik keşke geçmişte kalsaydı!.

Fakat ne yazık   ki putlar ve putraperest mantığı günü­müzde de bulunmaktadır. Hatta ve hatta   insanlık tarihin­deki putperestlik, günümüzde altın çağını yaşamaktadır!.   Geçmiş dönemlerdeki putlar sayılabilecek kadarken, günümüzde artan nüfusa ve   ihtiyaca göre sayılamayacak bir ço­ğunluğa ulaşmıştır. Kalpler, sokaklar ve   meydanlar bu put­larla Öylesine doldurulmuştur ki; insanlar putperestlerin   hışmına uğramamak için hangi yöne tüküreceklerini şaşır­maktadırlar! . Çünkü   herhangi bir puta gelebilecek tükürük, “Efendim, bu heykel aslında bu   bir put değil, diyerek söze başlayacak olan putperestlerin galeyana gel­mesine   neden olacaktır.

Yaşadığımız   çağda isimleri ve cisimleri değişik olan bu putlar o kadar çoktur,

o kadar   çoğalmıştır ki, herhangi bir. adresin tarifi bile, bu putlara göre   yapılmaktadır.,

Falanca putun   yanındaki sokaktan gir, filanca puta gelesiye kadar biraz sürün. O putun   sağında ve solunda iki yol göreceksin. Bu iki yol da aynı meydana çıkmasına   rağ­men sen yine de muhafazakarsan sağdaki sokaktan, sosyalistsen soldaki   sokaktan gir ve meydana kadar sürünme­ye devam et. Meydana geldiğinde seni   bekleyen ve elinde kazık olan bir putla karşılaşacaksın. İşte aradığın adres,   o kazığın gösterdiği yerde!.

Eee, büyükler   ne demiş.,

Arayan Mevla’sını   da bulur, belasını da!.

 

Sebeblere Tapanlar

 

İnsanlann   sıkıntıya düşmeleri, bir takım şeylere şid­detle muhtaç olmaları, insanlann   sık sık karşılaştıkları ve karşılaşabilecekleri bir durumdur. Bu sıkıntılar   veya bu ihti­yaçlar ferdi düzlemde olabileceği gibi toplumsal düzlemde de   olabilir.

İnsanlann   değişik sıkıntılarla karşılaşmalan bir gerçek olduğu gibi, bu sıkıntıların   genel olarak değişik vesilelerle, değişik sebeblerle giderileceği veya   giderildiği de bir ger­çektir. İşte böylesi durumlarda sıkıntıyı giderecek   sebeblere kulluk adabıyla yönelmek, sıkıntıyı gideren sebebleri sınır   tanımadan yüceltmek; bütün bu sesebleri yaratan Allah’a, sebeblerle eş   koşmaktır.

Sebebleri   ilahlaştırmaya meyyal olan bu şirk yönelişi, oldukça yaygın olan bir yöneliştir.   Nitekim Kur’an’ı Ke-rim’in birçok yerinde zikredildiğine göre, sıkıntıya   düşen insanların Allah’a yalvardıkları ve sıkıntıları giderilince Al­lah’a eş   Koştukları beyan edilmektedir.,

Nimet olarak   size ulaşan ne varsa Allah’tandır, sonra size bir zarar dokunduğunda ancak   O’na yalvarmaktasınız. Sonra sizden zararı kaldırdığında, sizden bir grup   Rabkrine şirk kaşarlar; Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük et­mek   için. öyleyse yararlanın, ilerde bileceksiniz.[xvi][16]

Geçmiş tarihte   yaşanan bu gibi olaylar, günümüzde de sık sık yaşanmaktadır. Sıkıntıya düşen   insanların duası Allah’a, sıkıntı kalktıktan sonra hamd ve şükürleri ise   sıkın­tılarının kalkmasına vesile olan sebebedir. Halbuki o sebeb ile   sıkıntıyı kaldıran Allah (c.c.)’dır. Sebebi yaratan da, o sebeble yardım eden   de şanı yüce olan Rabbimizdir.

Allah’ın   yardıma mazhar olmalarına rağmen sebeble­ri yücelterek hamd ve şükürlerini bu   sebeblere yönelten kişiler, Allah’a nankörlük ederek şirk koşan müşrikler   duru­muna düşmektedirler.

Yaşadığım bir olay,

benim bu durumu   daha müşahhas görmeme vesile olmuştur. Bundan bir süre önce odamda   çalışırken, bahçedeki köpeğin boş çanak sesini duydum. Boş çanak sesi bana   köpeğin susuz olduğu mesajını verdiğinden, bahçeye çıkarak gerçekten boş olan   su kabını doldurdum. Suya sal­dıran köpek hem su içiyor ve hem de bana   bakarak kuy­ruk sallıyordu!.

Bana içtenlikle   kuyruk sallayan köpeğe sorsanız, onun susuzluğunu gideren kurtancı herhalde   bendim. Hal­buki olayın gerçek düzleminde, onun susuzluğunu gideren değil, o   köpeği susuz bırakan bendim!, Ayrıca çalışmamı sürdürürken karşımdaki insanın   konuşmasını dahi anlaya­mayan ben, nasıl olmuştu da .boş çanak sesinden   köpeğin susuz kaldığını anlamıştım? Açık bir gerçektir ki, boş ça­nak   sesinden köpeğin susuz kaldığını anlayan ben olsam dahi, bana bu mesajı veren   köpek değildi. Gerçekten mer­hametli oîan Rabbim, yarattığı köpeğe merhamet   etmiş ve beni uyararak, benim vesilemle onun susuzluğunu gider­mişti.

Yaşadığım olayı   sebeblerin ve vesilelerin üzerinde kavradıktan sonra, köpeğin bana kuyruk   sallamasını nasıl görüyorsam, ne yazık ki birçok insanın durumunu da aynı   görüyordum. Sebebleri yüceiten bu kimselerin durumu da, ön ayaklan üzerine   çökerek bana kuyruk sallayan köpeğin durumundan pek farklı değildi.

Bahçemdeki   köpek, bana nasıl bir içtenlikle kuyruk sallıyorsa, firavunların bahçesindeki   veya ülkesindeki köleler de, aynı içtenlikle firavunlara kuyruk   sallıyorlardı!.

Sebebleri   yaratan Allah’a, seseblerle eş koşma, se­beblere tapınma, geçmişte ve   günümüzde yaşanan yaygın bir hastalıktır. Nitekim yakın tarihte yaşanan bazı   olaylar da, bu sapık yaklaşıma örnekler niteliğindedir. Mesela düşman   istilasına uğrayan herhangi bir ülkedeki insanlar, yar­dım etmesi için   Allah’a dua ediyorlar ve Allah’ın yardımıy­la üstün geldikleri zaman Allah’ı   değil komutanlarını yücel­tip, komutanlarına şükrediyorlarsa, bu ülkedeki   insanlar açık bir sapıklığa girmektedirler. Bu insanlar Allah’ın yar­dımına   vesile olan herhangi bir sebebi ilahlaştırmaya çalı­şarak, kurtuluşlarına   vesile olan sebebi, helaklarına vesile olacak bir sebeb durumuna   getirmektedirler.

Netice olarak,   sebebleri sınır tanımadan yüceltmek, sebeblere tapınmanın sebebi olmaktadır!.

Şimdiye kadar   kısaca belirttiğimiz bu yönelişler, bir insanı müşrik durumuna getiren   yönelişlerdir. Bu yöneliş­lerin ne derece yaygın olduğu İse, yaratıcı olarak   Allah’ın varlığına inanan birçok insanın içine düşdüğü durumda be­lirginleşmektedir.   Yaşadığımız toplumda Allah’a inanıp, ta-guta kulluk yapan kitleler   bulunmaktadır. Kendilerini ge­nellikle müslüman zanneden bu kimseler   Allah’tan korktuklarını ifade etmelerine rağmen, bu kimselerin ya­şantılarını   etkileyen baskın korku, tağut korkusudur. Tağutu gazaplandırmamak için tağuta   itaat ederlerken, Allah’ı gazaplandırmamak için Allah’a dua ederler. Gençliklerinin   en güzel ve en verimli yıllarını tağut yolunda geçirirlerken, yaşlılıklarının   son günlerini Allah’ın yolunda geçirmeye ça­lışırlar.

Açık şirk   içinde bulunan bu insanlarla konuşur ve bu insanları tanımaya çalışırsanız,   bu insanların genellikle müstekbirler ve bel’amlar tarafından   aldatıldıklarını görür­sünüz. Aldatılan bu insanlar bilinçsiz olmasına   rağmen, bu insanları aldatanlar oldukça bilinçlidirler. Aldattıkian   insanların, aldattıkları kitlelerin uyanmaması için gereken Özeni   gösterirler.

Kendilerini   genellikle ortanın sağı veya ortanın solu olarak tanımlayan dünya   müstekbirlerinin, “Orta” derken kastettikleri merkez, şeytandır.   Bunlar şeytanın sağında ve şeytanın solunda yer alan, aynı namussuzlardır.   Şeytanın hangi yanında yer alırlarsa alsınlar, şeytanın dostu ve bir­birleriyle   yandaş olan aynı müstekbirlerdir.

İşte Allah’ın   hükümlerine rağmen hüküm koyan bu dünya müstekbirleri, halkında müslüman olan   ülkelerde, halkın din adına açıkça tepki göstereceği bir kanun koy­mazlar.   Mesela namazı yasaklayan bir kanun çıkarmadıkla­rı gibi, “Bundan böyle   namaz kılınırken Kabe’ye değil de, falancanın anıtına yöneünecek”   şeklinde bir kanun da çı­karmazlar.

Şeytanın   sağındaki bütün pislikleri muhafaza eden, muhafazakar müstekbirlere bunun   nedenini sorduğunuz da.,

Efendim siz ne   dediğinizin farkında mısınız? Nama­zın Kabe’ye doğru kılınacağı, kıblenin   Kabe olduğu Allah’ın hükmüdür. Allah’ın bu hükmünü değiştirmeye kalkışmak, bu   hükme rağmen .hüküm koymak bizim ne haddimize!, derler.

Şayet Allah’ın   hükümlerini yeterince bilen ve haksızlı­ğa tahammülü olmayan bir insansanız,   bu cevap siz deli etmeye yetecektir. Susmanız ve susturulmanız mümkün ol­madığı   için, muhafazakar politikacıya gereken cevabı he­men vereceksiniz.,

Bana bak   muhafazakar! Senin karşında ninnilerle uyuttuğun, kazıklarla büyüttüğün   vatandaş yok. Gözümün içine baka baka “Allah’ın bu hükmünü değiştirmeye   kalkış­mak, bu hükme rağmen hüküm koymak bizim ne haddi­mize” diyorsun.   Peki ya İslam’ın diğer hükümleri, diğer hü­kümlerini değiştirmeye çalışmak,   diğer hükümlere rağmen hüküm koymak haddiniz mi? Allah’ın toplumsal adalet   için koyduğu İslam’ın birçok hükmünü değiştiren, bu hükümle­re rağmen hüküm   koyan namussuzlar siz değil misiniz?

Şayet   karşınızda seçilmiş bir muhafazakar varsa, sö­zünüze daha fazla devam   edebilmeniz mümkün olmaya­caktır. Dokunulmaz kişilere dokundurduğunuzdan   “Buyrun içeri” diyeceklerdir!.

Çünkü   karşınızdaki aldatıcılar, halk kitlelerinin nasıl aldatılması gerektiğini   bilen uyanık aldatıcılardır.

Uyuyan ve   uyutulan kitlelerin, uyanık vekilleridir!.

 

Tevhid Gerçeği

 

Tevhid, birleme   veya bir olduğuna inanma anlamına gelir. “İslam’a göre tevhid   nedir?” sorusunun en kısa ceva­bı; Alemlerin Rabbi olan Allah’ı zatında,   sıfatlarında ve fiil­lerinde birlemek, O’na hiçbir şeyi eş ve ortak   koşmamaktır. Bu cevabı biraz daha genişletecek olursak, tevhidi şöyle   tanımlayabiliriz.,

Tevhid,   alemleri yaratan Allah (c.c.)’ı zatında, sıfatla­rında, fiillerinde   birliyerek O’na inanan müslümanlann, yaşadıktan sürece ilgilerini ve   dikkatlerini Allah’a yö­neltmeleri,

Allah’a teslim   olmaları,

hiçbir   yaratığı, hiçbir konuda mutlak muktedir gör­meyerek, karşılaştıklan her iş ve   her durumda mutlak muktedirin Allah (c.c.) olduğunu idrak etmeleri,

Allah’ın   gösterdiği yolda,

Allah’ın   emrettiği kişilikle sadece Allah’a kulluk etme­leridir.

Nitekim   kendilerine muvahhid denilen müslümanlar, tevhid gerçeğine bu bilinçle   yönelen ve bu bilince göre yaşayan müslümanlardır.

Allah’ı   birlemenin zıddı, Allah’a eş koşmak veya or­tak tanımaktır. Halk arasında   Allah’a eş koşmak veya or­tak tanımak vakıası, genel olarak Allah’ı ikilemek   gibi an­laşıldığından; Allah’ın bir olduğuna inanan, “Sadece bir Allah   vardır” diyen herkes, kendisini Allah’ı birleyen mu­vahhid olarak   görmektedir. Oysa bir muvahhid olarak Al­lah’ı birlemek, yukanda da   belirttiğimiz gibi Allah’ı zatında, sıfatlannda ve fiillerinde birlemektir.   ‘”Alİah birdir veya sa­dece tek bir Allah vardır” demelerine   rağmen, Allah’a za­tında, sıfatlarında veya fiillerinde eş ve ortak tanıyan   kim­seler muvahhid değil, müşriktirler. Çünkü muvahhid bir müslüman, Allah’ın   bir olduğuna inandığı gibi,

Allah ile   beraber başka bir Yaratıcı,

Allah ile   beraber başka bir hakim,

Allah ile   beraber başka bir hüküm koyucu olmadığı­na da inanır. Yaşanılan coğrafyada   mutlak hakimiyeti ken­dilerinde gören müstekbirler, Allah’a karşı azan ve   azgınlı­ğa davet eden tağutlar, Allah’ın hükümlerine rağmen hüküm koyan   kişiler veya kuruluşlar varsa; muvahhid bir müslüman, Allah’ı birlemenin ve   tevhidin bir gereği olarak bütün bunlan da inkar eder. Çünkü tevhid   gerçeğinin hak­kı tasdik edip, bütün batılları reddetmek anlamına geldiğini ‘   bilir.

Tevhid gerçeği,   birkaç konudan ibaret olan, kapsamı ve kuşatıcılığı sınırlı bir gerçek   değildir, Tevhid gerçeği alemşümul bir gerçek olmasına rağmen, bu gerçeğin   birkaç konuya hapsedilmesi ve tarih boyunca farklı şekillerde anlaşılması,   şeytani müdahalelerin bir neticesidir. Nitekim aynı şeytani müdahalelerin   neticesi olan tahrifatlar diğer İslami kavramlarda da yaşanmış ve hala   yaşanmaktadır.

Şanı yüce   Rabbimiz Kuranı Kerim’de inkardan ve sapıklıktan bahsetmektedir. İnkar,   herhangi bir gerçeği, herhangi bir kavramı, mana ve lafzı ile birlikte   reddetmek­tir. Sapıklığın kökeninde ise lafza sahip çıkıp, lafzın içerdi­ği   manayı inkar etmek veya değiştirmek vardır. Nitekim sapıklığa düşen birçok   fırka veya grup, İslam’dan ve müs-lümanlıktan vazgeçmek istememişler, İslam,   müslümanlık ve tevhid gibi kavramlardan feragat etmemişlerdir. Ancak,   sahiplendikleri kavramın manası İle nefislerini ve nefislerin­de olanı   değiştirmeleri gerekirken, nefsani istekleri ile kav­ramın anlamını   değiştirmişlerdir,

Mevcut sapmalar   ve sapıklıklar karşısında yegane ölçü, hiç şüphesiz ki Kur’an’ı Kerim’dir.   Bizleri tevhide da­vet eden Rabbimiz, bizleri bu önemli konuda muhayyer bı­rakmamıştır   ki; herkes kendi yaklaşımına göre tevhidi ta­nımlayıp, herkes kendi   anlayışına göre tevhidi yaşasın!.

Tevhidi   prensipler, Kur’an’ı Kerim’in muhtelif yerle­rinde beyan edilmekte ve   Resulullah (s.a.v.)’in sünnetinde örneklendirilmektedir. Nitekim tevhid   gerçeğini Kur’an ve sünnetten öğrenen müslümanlann akidesinde önemli hiç­bir   fark yoktur. Bu müslümanlar arasında bazı farklar var­sa, bu farklar tevhidi   akidenin özünde ve çizgisinde değil, tevhid gerçeğini idrak etme   derecesindedir. Mesela biz müslümanlara namazda Kabe’ye yönelmemiz   emredilmektedir. Kabe’yi hiç görmemesine rağmen Kabe’ye yönelen müslüman ile,   Kabe’nin karşısında namaz kılan müslüman yöneliş ve istikametinde herhangi   bir fark yoktur. Her ikisi de İlahi emre boyun eğmekte, her ikisi de Kabe’ye   yönelmektedir. Bu durumdaki fark, istikamette veya yöne­lişte değil,   bulunulan konumdadır. Kabe’nin karşısında na­maz kılan müslüman, Kabe   gerçeğini belki daha yakından idrak edebilmektedir.

İşte tevhid   gerçeği de,

namazda Kabe’ye   yönelindiği gibi, bütün bir yaşamda ilgi ve dikkati Allah’a yöneltme, Allah’a   teslim olma vakıa-sidir. Muvahhid müsiümanların bu yönelişleri ve istikamet­leri   arasında herhangi bir fark yoktur. Bu muvahhidler arasındaki muhtemel fark,   yöneldikleri Allah’a yakınlık de­recesindedir. Bazı kardeşlerimiz “Allah   (c.c) insana şah damanndan daha yakındır” ayet-i kerimesini zikrederek,   “Muvahhid müsiümanların Allah’a yakınlığında nasıl bir fark   olabilir?” sorusunu sorabileceklerdir. Ayet-i kerimede beyan edilen   yakınlık, Allah (c.c.)’ın insanlara olan yakınlı­ğıdır. Bizim farklı olarak   nitelendirdiğimiz yakınlık ise Al­lah’ın insanlara değil, insanlann Allah’a   olan yakınlığıdır.

Allah (c.c.)   bizlere şah damarımıdan daha yakın ol­masına rağmen, bizler de O’na yakın   olabiliyor muyuz?

Allah (c.c.)’ın   bizlere olan yakınlığını bilerek, idrak ederek, bu yakınlığı hissedebiliyor,   bu yakınlığı yaşayabiliyor muyuz?

Bu idraki ve bu   yakınlığı hiç şüphesiz ki ‘Fenafülah’, yani Allah’ın zatı ve sıfatlan   karşısında yokolmak şeklinde tanımlayamayız. Çünkü bu hadise, Allah’ın zatı   ve sıfatlan karşısında yokoimak değil, Allah’ın zatı ve sıfatlan karşısında   kulluk bilinciyle varolmak hadisesidir. Bu yakınlığa ve bu bilince ulaşan   kardeşlerimiz, “Allah vardır” diyerek Al­lah’ın varlığını idrak ve   ikrar ettikleri gibi; kendilerinin de Allah’ın zatı ve sıfatlan karşısında   bir kul olarak varoldukla-nnı idrak ederek, bu idrakin sorumluluğunu   yaşamaktadır­lar.

Nitekim benim   bir şahıs olarak İslam’a teslim olma­ma önemli bir neden, kendi varlığımdır.   Çünkü belli bir za­mana kadar sadece Allah’ın varlığına inanan ve “Allah   var­dır” diyen ben, Allah’ın karşısında bir kul olarak varolmam   gerektiğinin bilincinde değildim. Aiiah’i var kabul ederken, kendimi bir kul   olarak adeta yok kabul ediyordum. İşte kendi varlığımı sorgulamam ve bu   gerçeği farketmem, hi­dayet eden Rabbime hamdoisun ki kendime gelmeme ve   O’nun karşısında bir kul olarak varolmama neden oldu.

Netice olarak   gıpta ettiğimiz hal ve makam, Allah’ın zatı ve sıfatlan karşısında yokolma   safsatası değil, Allah’ın zatı ve sıfatlan karşısında muvahhid bir kul olarak   varolma­nın izzetli ye şerefli bilincine ulaşmaktır.

Ne yazık ki   bazı şaşkınlar “Gerçekte varolan sadece Allah’tır. Allah’ın karşısında   ‘Ben, ben’ diyerek varlık iddia etmek, Allah’a eş koşmaktır” diyorlar!.   Oysa vahdet-i vü-cutçulann yaptığı gibi yaratılmış mahlukları Yaratıcıyla cem   etmeye, bütünleştirmeye kalkışmak, mahlukatı Allah’a eş koşmaktır. Çünkü bu   cemetme veya bütünleştirme yö­nelişinde, mahlukata İlahilik nisbet etmek,   Yaratıcı’nın sı-fatlannı, yaratılmışlara vermek vardır. Halbuki Allah’ın kar­şısında   kulluk bilinciyle “Ben” demek, Allah’a eş koşmak değil; Yaratıcıyı,   yaratılmış olan kendi nefsimizden münez­zeh tutmak, Allah’ın karşısında bir   kul olarak varolduğumuzu idrak ve ikrar etmektir. Nitekim Kur’an’ı Kerim’de   bir­çok peygamber, bu bilinçle “Ben” ifadesini kullanmıştır. Şayet   herhangi bir insan kendi nefsine bazı İlahi vasıflan nisbet ediyorsa, bu   insan kendisini ister Allah’tan ayn, ister Allah ile bütün kabul etsin, her   iki durumda da müşriktir.

Çünkü tevhid   gerçeği, yaratılmışlara İlahi sıfatlan nisbet’ etmemek olduğu gibi, aynı   zamanda Yaratıcıya da beşeri sıfatlan nisbet et­memektir.

 

Bir Dünya Görüşü Olarak Tevhid

 

Tevhid gerçeği,   bütün bir hayata, bütün bir kainata özgün bir bakış, çelişkisiz bir yorumlama   biçimidir. Alemşümul olan tevhid gerçeği, hiç şüphesiz ki müslümanlann dünya   görüşünü de belirleyen bir gerçektir.

Müslümanlann   dünya hakkındaki sosyal, siyasi, eko­nomik ve iktisadi görüşleri, aynı tevhid   gerçeğinden kaynaklanan görüşlerdir.

Tevhidin   idrakine varan muvahhid bir müslüman, fa­lanca meseleye böyle, filanca   meseleye şöyle bakmaz. Tevhidi bir bakış, bütün bir kainata aynı özden, aynı   ger­çeklikten bakmaktır.

Beşeri dünya   görüşlerinde ise kapsamlı bir birlik, çe­lişkisiz bir bütünlük kesinlikle   yoktur. Genellikle belli sınıfla-nn veya belli zümrelerin istek ve   eğilimlerine göre şekil alan, emperyalistlerin menfaatlerine göre tanımlanan   beşe­ri dünya görüşleri, kendi içlerinde dahi çelişen görüşlerdir.

Nitekim bu gibi   dünya görüşlerinin sık sık tadilattan veya restoreden geçirilmesi fakat yine   de belli bir müddet sonra iflas etmesi, dünya ve insan realitesiyle ne derece   uyumlu (!) olduğunu göstermektedir.

İdeolojik   düzlemdeki bu çelişkiler, bilimsel düzlemde de pek farklı değildir. Mesela   izafiye teorisine göre günümüzdeki gerçekler görece olup, kişilere veya   Ölçüde ve ta­nımlamada merkez kabul edilen şeylere göre değişmekte­dir. Tabi   ki kişilere veya odaklara göre değişebilen bu gerçekler, beşeri gerçekler   olup, bu gerçeklerde birlik ve mutlakhk yoktur.

Tevhidi   gerçeklikte ise böylesi ikilemler, böylesi çeliş­kiler söz konusu değildir.   Herhangi bir şeyin gerçekliği bize, size veya onlara göre değişebilir. Ne var   ki biz yara­tılmışların gözlemine ve tanımlamasına göre değişebilen görece   gerçekler, herşeyi hakkiyle bilen Yaratıcının tanım­lamasında ‘mutlak gerçek’   vasfını almaktadır. Mesela za­man mefhumu, insanlara göre izafi olan bir   mefhumdur. İnsanların buîundukîan mekana ve hareket hızlarına göre değişebileceği   ileri sürülür. Bize göre izafi veya görece olan ve niceliği değişebilen zaman   mefhumu, Rabbirnizin tanımlamasında nicesel bir mutlakiık kazanmaktadır.,

Onlar senden,   azabın çarçabuk getirilmesini istiyorlar; Allah, va’dine kesin olarak   muhalefet etmez. Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün sizin saymakta   olduklarınızdan bin yıl gibidir.[xvii][17]

İşte Rabbimizin   beyan ettiği bu gerçek, mutlak bir gerçektir. Bu gerçeğe veya bu tanıma   “Görecedir ve deği­şebilir” diyemeyiz. Çünkü bu tanım, zamanı   yaratan Al­lah’ın, zamanı tanımlamasıdır. Netice olarak İlahi olan bütün   meselelere, mutlak olan İlahi gerçeklikle bakılması ge­rekir. Mesela Kur’an’ı   Kerim’de hesap günü denilirken, tek bir günden bahsedilmektedir. Bu hesap   gününü, bize göre yirmidört saat olan bir gün gibi zannedersek, bu zan İlahi   gerçeğe uygun olmaz. Çünkü zaman konusundaki mutlak gerçek, insanlar için   görece olan tanımlamalar değil, Rab­bimizin tanımladığı gerçektir. Nitekim   hesap gününde, bü­tün insanlar tarafından bu mutlak gerçek kabul ve tasdik   edilecektir.,

Gündüzün bir   saatinden başka hiç Ömür sürmemişler gibi onlan bir arada toplayacağı gün,   onlar birbirlerini tanımış olacaklar.[xviii][18]

Kıyamet-saatinin   kopacağı gün, suçlu-günahkarlar, tek bir saatin dışında (dünya hayatı)   yaşamadıklarına and içer­ler.[xix][19]

Bu konudaki   ayet-i kerimelere dikkat edilirse, dünya yaşantısının süresiyle ilgili olarak   verilen bütün cevaplarda kişilere göre değişebilen bir görecelik değil, genel   bir or­taklık vardır.,

“Bir saat   veya bir saatten daha az.”

Dünyada sadece   bir saat veya bir saatten daha az ya­şadıklarını yemin ederek söyleyen bu   insanlar, zaman konusundaki mutlak gerçeği kavrayan ve bu mutlak gerçeğe göre   cevap veren insanlardır. Tabi ki onlar dünya yaşantı­sıyla ilgili bu zaman   gerçeğini hesap gününde anlamalanna rağmen, muvahhid bir müslüman bu gerçeği   dünyada kavrayan ve gerçek zamana göre bir saatlik gördüğü dün­ya yaşantısına   bu bilinçle yaklaşan bir insandır.

Elbetteki   sadece bu meselede değil, diğer bütün me­selelerde de muvahhid bir müslümanın   yönelişi böyledir. Alemleri yaratan Allah(c.c.)’ın bildirdiği bütün   gerçekleri, mutlak gerçekler kabul eden muvahhid bir müslüman, kai­nata ve   bütün yaratılmışlara çelişkisiz olan bu gerçeklikten bakar. İlahi gerçeklere   beşeri yama yapmaktan sakındığı gibi, İlahi olan bütün değerlere beşeri   tanımlamalar getir­mekten de sakınır.

Muvahhid bir   müslüman, alemşümul bir merkezden, alemlere bakan ve bütün gördüklerini,   İlahi ve mutlak olan gerçeklere göre tanımlayan, bu gerçeklere göre yorumla­yan   bir müslümandır.

Çünkü tevhidin   gereği budur.

Tevhid, yegane   yaratıcı olan Allah’ı zatında, sıfatla­rında ve fiillerinde birlemek,   yaratılmışlara ise bütün bunlan yaratan Yaratıcının mutlak değerleriyle   bakmaktır. Bu aydınlık bakış hem ferdi düzlemde ve hem de toplumsal düzlemde   geçerlidir.

Netice olarak   tevhidi dünya görüşü demek, dünyayı ve dünyanın içindekileri, bütün bunlan   yaratan Allah (c.c.)’ın beyan ettiği gerçekler istikametinde bakmak, bu   gerçeklere göre tanımlamak demektir.

 

Tevhidi Davet

 

“Türkiye’de   din adına davet yapılıyor mu?” desek, bu soru birçoklarımızın tuhafına   gidecektir. Çünkü yaşadığı­mız coğrafyada din adına birbiriyle çelişen birçok   davetler­de bulunulmaktadır. Zaten halk kitlelerinin din gerçeğine karşı   çelişkili anlayışlara sürüklenmesi, din adına yapılan bu davetlerden   kaynaklanmaktadır.

Bu çelişkiler   nasıl giderilecek, davette tevhid veya bütünlük nasıl sağlanacaktır? Tevhidi   davet metoduyla ilgili olan bu sorulara, şimdi­lik iki başlıkta ve kısaca   açıklık getirmeye çalışacağız.,

 

Tevhidi Davette Açıldık Ve Anlaşılabilirlik

 

Yaşadığımız   toplumda İslami davet metoduyla ilgili olarak imani meseleler üzerinde duran   ve “Topluma Allah ‘in varlığını anlatmalıyız” diyen kimseler   bulunmaktadır. Sa­mimi olduklarına hüsnüzan ettiğimiz bu kimseler, tabiat olaylan   ve yaratılışla ilgili meseleler üzerinde durarak “İlla Allah (Allah   vardır)” tebliğini değişik boyutlardan yapmaya çalışmaktadırlar. Oysa ki   bu gibi meseleler tevhidi teğlibin sadece bir cüzünü, bir bölümünü teşkil   etmektedir. Bu bö­lüm, tevhidi tebliğden ayrı olmadığı gibi, tevhidi tebliğ   sa­dece bu bölümden de ibaret değildir.

Nitekim   herhangi bir insan yaratılışla ilgili bazı olay-lan görerek ve tefekkür   ederek; “Allah vardır” dese, sade­ce bu ikrar ve bu inanç o insanı   müslüman yapmaz. Daha önce de belirttiğimiz gibi müşrikler de yaratıcı olarak   Allah’a inanmaktalar ve; ‘Allah vardır” demektedirler. Müş­rik, Allah’a   inanmasına rağmen Aliah’a eş koşan insandır.’ Allah’a eş koşan bu insanın   Allah’ın varlığına.olan imanı ister taklidi iman, ister tahkiki iman olsun bu   insan müş­riktir ve İslam dairesinde değildir. Böyle bir insana “İlla   Allah” tebliğinin değişik boyutlardan yapılması, o insanı İs­lam   dairesine dahil etmeyecektir.

Tağutu ve   tağuti görüşleri inkar ettirmeden, insanları Allah’ın varlığına iman   ettirmeye çalışan ve bununla yeti­nen kimseler, açık bir şaşkınlık   içindedirler. Böylesi davet­lerle karşılaşan ve bu davetleri kabul eden   kimseler, ne ya­zık ki “Allah’a inanıp, tağuta kulluk yapan”   kimselerdir. Nitekim tağuti sistemlerin böylesi davetlerden herhangi bir   rahatsızlık duymamaları, hatta bu gibi davetleri ve davetçi-leri   desteklemeleri bu nedenledir. Çünkü bu gibi davetler­de sadece Allah’ın   varlığı anlatılmakta, insanları sömüren firavuniann sahte Hanlığına dil   uzatılmamaktadır.

Zaten tağutlann   ve müşriklerin istediği de bu değil midir?

Mekke   müşriklerinin, Resulullah (s.a.v.)’e; “Senden sadece bizim ilahlanmıza   dil uzatmamanı istiyoruz” şeklin­de bir uzlaşma teklifi götürmelerinin   nedeni, aynı şeytani beklenti değil midir?

Resulullah (s.a.v.)   tarafından reddedilen bu teklif, aca­ba sözü edilen çalışmalara yön veren ve   kendilerine alim denilen bazı kimseler, bazı şaşkınla!, bazı sapıklar tarafın­dan   kabul mü edilmiştir? Oysa Kur’an’ı Kerim’de peygam­berlerin neden   gönderildiği zikredilerek, peygamber varisi olan alimlere, takip edecekleri   yol açıkça beyan edilmekte­dir.,

Andobun, biz   her ümmete; Allah’a kulluk edin ve ta­ğuta (Allah’tan başka her şeye)   kulluktan kaçının (demesi için) bir peygamber gönderdik[xx][20]

Nitekim   kelime-i tevhid “La İlahe” ile başlamakta, ta­ğutu red ve inkar   ederek temizlenen kalbe “İlla Allah” ger­çeği sunulmaktadır.

Tevhidi tebliğ,   bu esaslardan kaynaklanan ve bu esaslara göre şekillenen tebliğdir. Tevhidi   tebliğin günde­me gelmediği toplumlarda kimlerin müslüman, kimlerin kafir   oldukları kesinlik kazanmış değildir. Çünkü müslü-manlık veya kafirlik gibi   sıfatlar, hak tebliğe muhatap olan insanların, bu tebliğe karşı gösterdikleri   ve gösterecekleri tavrın bir neticesi olarak o insanlara verilmektedir.

Müslüman, karşılaştığı   hak tebliği kabul eden ve bu hakka teslim olan insandır. Kafir ise, hak   tebliğle karşılaş­masına rağmen bu hakkı örten, bu hakkı gizleyen ve bu hakkı   inkar eden insandır. Tevil ve tahrif edilmiş gayri İsla-mi tebliğle   karşılaşan insanlar, bu tebliği kabul etmekle İs­lam’a göre müslüman   olmayacakları gibi, bu tebliği red­detmekle de İslam’a göre kafir olmazlar.   Her iki durumda da gayrimüslimdirler. Kafir kabul edilip tekfir edilmeleri   veya müslüman kabul edilip cennetle müjdelenmeleri caiz değildir.

Bizlerden   istenilen ve bizlere emredilen yükümlülük, bu insanları tevhidi tebiiğ ile   yüzyüze getirmemizdir. Politi­ka veya din adına hergün değişik şeytani   tebliğlere muha­tap olan insanlar, tevhid gerçeğine, tevhidi tebliğe muhtaç   olan insanlardır.

Bu tebliğin   açık, apaçık yapılması gerekmektedir. Henüz alfabeyi bilmeyen insanlara B   harfini anlatmak için, “A harfinden sonradır, C harfinden   öncedir..” gibi dolaylı yollara başvurmak, bu insanlar için kesinlikle   yeterli olmayacaktır. Tevhidi gerçeklerin hem kavram ve hem de pratik   düzlemde müşahhaslaşması gerekmektedir. Mesela “İlah” kavramını ve   yaşadığı toplumda kendisine hangi mercilerin ilahhk tasladığını bilmeyen bir   insan, kelime-i tevhidin gereği olarak neleri tasdik edip, neleri reddedece­ğini   nasıl bilecektir?

Bunlar   açıklanmadan tevhidi bir davette açıklık ve anlaşılabilirlik nasıl   sağlanacaktır?

Oysa İslam,

kelime-i   tevhid, kelime-i şahadet ile başlamaktadır.. Günümüz insanlarına bu   gerçeklerin açık, apaçık bir şekil­de anlatılması gerekmektedir.

 

İslam’ın İlk Şartı Olarak Kelime-İ Tevhid

 

Herhangi bir   insanın İslam dinine girmesi için keli­me-i şahadet esas alınmıştır. Bir   insanın müslüman olması için “La ilahe İlla Allah Muhammedun   Resulullah” buyru­ğunu anlamıyla beraber, anlamıyla beraber, anlamıyla   beraber tasdik ve ikrar etmesi gerekmektedir.

Anlamıyla   beraber ifadesini tekrar etmemin nedeni, bu anlamın birçok yerde, birçok   tebliğde gözardı edime sindendir. Halkında müslüman olan birçok ülkede   kelime-i şahadet, ifadesi malum, manası meçhul durumdadır. Her gün yüzlerce   kez kelime-i şahadet getiren binlerce insan dahi, bu ifadenin yüce anlamından   ne yazık ki uzaktırlar.

“Allah’tan   başka İlah yoktur ancak Allah vardır ve Muhammed (s.a.v.) Allah’ın   Resulüdür” ifadesi ne demek­tir?

Bu ifadeyi   tasdik eden kimseler, neyi tasdik etmekte­dirler?

Kelime-i   şahadette “La ilahe” yani “(Allah’tan başka) İlah yoktur”   ifadesine neden gerek duyulmuştur?

Neden sadece;   “Allah vardır ve Muhammed(s.a.v.) Alİah ‘in Resulüdür”   denilmemiştir?.

Allah’tan başka   İlah var mıdır ki, şanı yüce Rabbimiz Allah (c.c.) bizleri “La   ilahe” (Allah’tan başka İlah.yoktur) buyruğuna davet etmektedir?

Allah’tan başka   İlah olmadığına,

Allah’tan başka   İlah olamayacağına göre “La ilahe buyruğunu tasdik ve ikrar etmemiz   neden emredilmiştir?. İşte bu sorulann cevabını aramamız, bizleri kelime-i   şaha­detin yüce anlamına götürecektir.

Bütün kainatta,   bütün alemlerde Allah’tan başka İlah yoktur gerçeğine rağmen, yaşadığımız   dünyada tahakküm ettikleri insanlara ilahhk taslayan, kendilerini ilahlaştırmaya   çalışan firavunlar bulunmaktadır. Nitekim kelime-i şahadet­teki “La   ilahe” buyruğu ile gerçekten İlah olanlar değil, kendilerini   ilahlaştırmaya çalışan bu müstekr-Tİer, bu tağutlar inkar edilecektir.

Peki, bir   mahluğun ilahlaşmaya çalışması veya insan­lara ilahhk taslaması ne demektir?

Milyonlarca   insanın kabul ve tasdik ettiği gibi herşeyi Allah (c.c.) yaratmıştır.   İnsanları yaratan Allah (c.c), insan­ları dünya yaşantısında kendi zatından   habersiz bırakma­mış ve bu insanlara peygamberler göndererek nasıİ ve ne   şekilde yaşamaları gerektiğini kendilerine bildirmiştir. Bildi­rilen bu   hükümlerle insanlara bir yol, bir dünya görüşü, bir yaşam biçimi ve en özlü   ifadesiyle bir din sunulmakta­dır. Allah’ın razı olacağı dini, yani İslam’ı   yaşayan toplum­larda, Allah’ın hükümleri karşısında herkes eşittir. Bu hü­kümlerden   muaf tutulan ayrıcalıklı veya dokunulmaz bir sınıf yoktur.

Peki bu   durumdan herkes memnun mudur?

Elbetteki   değildir!.

İnsanları ezmek   ve sömürmek isteyen müstekbirier bu durumdan hiç memnun değillerdir. Çünkü   İlahi hükümlere göre insanlan ezmeleri, insanları sömürmeleri müm­kün   değildir. Bu durumda yapacakları iş, kendi çıkar ve menfaatlerine dokunan   İlahi hükümleri tevü ve tahrif et­mek ve yaşam şeklini belirleyen yeni   hükümler koymak, yeni kanunlar çıkarmaktır.

Allah’ın   hükümlerine rağmen yaşam şeklini belirleyen yeni hükümler koymak, yeni   kanunlar çıkarmak ne demektir?

Allah (c.c.)   böyle bir yetkiyi kime vermiştir?

Okuduğu   Kur’an’ı Kerim’i anlamaya çalışan herkesin bildiği gibi, Allah (c.c) böyle   bir yetkiyi peygamberlerine dahi vermemiştir. Çünkü insanların nasıl ve ne   şekilde yaşayacaklanna dair mutlak hükümler vazetme yetkisi sade­ce ve sadece   Allah (c.c.)’a,,aittlr. Hiçbir insana verilmeyen bu yetki, hiçbir insana   tanınmayan bu hak, sadece ve sa­dece Allah’ın hakkıdır. Daha açık bir   ifadeyle böyle bir yetki veya böyle bir hak, İlah olmakla ilgili bir hak   olup, yegane İlah olan Alİah (c.c.)’ın hakkıdır.

İnsanların   nasıl ve ne şekilde yaşayacakîanna dair hü­küm vazetme meselesi, İlah olmakla   ilgili bir mesele ise, bilerek veya bilmeyerek insanları aldatan din adamla­rına

ve aldatılan   bütün şaşkınlara soruyoruz., İnsanların nasıl ve ne şekilde yaşamalan   gerektiğini beyan eden Allah’ın hükümlerine rağmen, kendi çıkar ve   menfaatlerine uygun şeytani hükümler vazeden, Allah’ın helal dediğine haram,   haram dediğine helal diyen bu fira­vunlar kimdir?

İnsanların   nasıl ve ne şekil yaşayacakîanna dair hü­küm vazetme meselesi, İlah’hkla   iigili bir mesele olduğuna göre bunlar İlah mıdır?

Bağırsaklarında   pislik taşıyan bu mahluklar, elbetteki İlah değildir. Ne var ki İlah olmayan   bu firavunlar, İlah’hkla ilgili meselelerde hüküm vazederek ilahlaşmaya   çalışmak­talar ve tahakküm ettikleri insanlara ilahlık taslamaktadır­lar.

İşte   ilahlaşmaya çalışmak veya insanlara İlahlık tasla­mak budur. Bu anlaşıldığı   zaman, “La ilahe (Alİah ‘tan baş­ka İlah yoktur)” hükmünün   vazedilme nedeni ve hikmeti daha iyi anlaşılacaktır.

Bizleri bu   hükme davet eden Rabbimiz, bizlere bu hükmün gerektirdiği tavrı   emretmektedir. Bu hükmün ge­reği ise ilahlaşmaya çalışan, insanlara ilahlık   taslayan fira­vunların red ve inkar edilmesidir. Kelime-i şahadette yer alan   “La ilahe” buyruğu bunu gerektirmektedir.

Herhangi bir   ihsanın İslam dinine girebilmesi için; kendisine ilahlık taslayan bütün   firavunları,

ilahlaştmlmaya   çalışan bütün putları.. “La ilahe” buy­ruğu ile inkar etmesi, bu   inkardan sonra “İlla Allah” diye­rek alemlerin yegane yaratıcısı   olan Allah (c.c.)’a yönelme­si ve ‘Muhammedun Resulullah’ buyruğu ile Hz.   Muhammed Mustafa (s.a.v.)’i Resulullah olarak, bir önder ve bir örnek olarak   kabul ettiğini ikrar etmesi gerekmekte­dir.

Kelime-i   şahadetin manasını bilmeden, bunun gerek­tirdiği tavm idrak etmeden, bu   kelimeyi telaffuz eden her­kesi müslüman kabul edebilmemiz mümkün değildir.   Çün­kü günümüzde yaşayan birçok firavun bile kelime-i şahadeti telaffuz   etmekte ve müslüman olduklarını ileri sürmektedirler.

Kelime-i   şahadeti telaffuz etmelerine rağmen firavun-laşan ve firavunlara kulluk yapan   kimseler müslüman değildirler. Bu kimseler namaz da küsalar, oruç da   tutsalar, hacca da gitseler ne yazık ki müşriktirler. Çünkü kelime-i şahadet   sihirli bir söz veya büyülü bir kelime değildir ki, bu sözü söyleyen kimseyi   kendiliğinden mü’min yapabil­sin!. Oysa büyüden ve sihirden münezzeh olan kelime-i   şahadetin; insanların inançlarına, yaşantılarına, fiillerine müdahale eden   yüce bir anlamı vardır. Netice olarak keli­me-i şahadeti bu yüce anlamıyla   kabul ve tasdik eden bir insan, kurtuluş yolcusu bir müslüman olabilmektedir.

Tevhidi davet,   bu istikamette ve bu anlamda yapılan bir davettir. Davetin Özü, birliğe ve   bütünlüğe dayanmaktadır. Allah’tan başka mercilere yapılan davet, kime yapı­lırsa   yapılsın tevhidi bir davet değildir. İnsanlann kulluk ba­zında davet   edildikleri merci ister bir politikacı, ister salih veya sapık bir şeyh   olsun, böyle bir davet İslami değildir.

Çünkü İslam’a   göre Resulullah (s.a.v.) dahi, insanlar, ken­disine davet etmekten   nehyedilmiş ve böylesi davetlerin şirk olduğu beyan edilmiştir.

Sen Rabbine   çağır ve sakın müşriklerden olma.[xxi][21]

 

Tevhidi Yönelişin Prensipleri

 

Tevhid   meselesi,

temelde özgün   bir inanca, sağlam bir akideye öncelik vermesine rağmen, sadece akidevi bir   mesele değildir. Tevhid gerçeği tertemiz ve aydınlık bir inanç olmakla bera­ber,   aynı zamanda yaşantıya yön veren ve yaşanan bir gerçektir.

Muvahhid bir   müslüman, tevhidi bir akideye sahip ol­duğu gibi, bu tevhid akidesini pratik   yaşantısına yansıtan bir müslümandır. Teoride tevhidi düşünmesine rağmen,   pratikte bu tevhidi veya bu birliği yaşamayan kimseler, muvahhid değil, fasık   veya münafık olan kimselerdir.

Oysa iç ve dış   bütünlüğü, tevhidin vazgeçilmez şartla-nndan biridir. Herhangi bir insanın iç   dünyasındaki inancıyla, dış dünyasındaki pratikleri birbiriyle çelişiyorsa,   he­nüz kendi nefsinde bile tevhidi gerçekleştiremeyen bu insana nasıl   muvahhid diyebiliriz? Muvahhid bir müslü­man, tevhid gerçeğini öncelikle   kendi nefsinde gerçekleşti­ren bir müslümandır.

İnsanları   birlik ve bütünlüğe davet eden tevhid gerçe­ğinin prensipleri, muvahhid   müsiümanlar için vazgeçilmez prensiplerdir. Öncelikle itikadi düzlemde   başlayan bu prensiplere, yine genel olarak ve kısaca açıklık getirmeye   çalışacağız.,

 

İtikadda Tevhid

 

İtikadda   tevhid, tevhid akidesinin öncelikli ve kaçınıl­maz şartıdır. Herhangi bir   kimsede tevhidi bir akide yok­sa, bu kimsenin bütün davranıştan veya bütün   konuşmala­rı tevhidi gibi gözükse dahi bu insan muvahhid bir müslüman   değildir.

İtikadda tevhid   demek, itikadı meydana getiren bütün inançlarda hak ve gerçeğe eş koşmamak   demektir.

Çünkü tevhid   birliktir, bütünlüktür.

Yaratılmış   çokluklann fevkindeki Biri idrak etmek,

bu Bir’e   İnanmak ve zerre kadar eş koşmamaktır.

Muvahhid bir   müslümanın itikadi meseleleri veya inandığı hususlar birden çok olmasına   rağmen, bütün bu inançlar tek bir öze, tek bir gerçeğe dayanmaktadır. Bu   gerçek daha önce de belirttiğimiz gibi sadece Allah’a yönelmek, Allah’a   zatında, sıfatlannda ve fiillerinde ortak ta­nımamaktır.

Birçoklanmızın   bildiği gibi Şanı yüce Rabbimizin gü­zel sıfatlarını içeren isimlerine,   esma’ül hüsna denilmektedir. Belli bir adetle sınırlandıramayacağımız fakat   halk ara­sında genellikle doksandokuz olarak bilinen bu isimlerden bazılan   şunlardır.,

El Musavvir:   Her şeyi tasvir eden, bir şekil ve hususi­yet veren.

El Alim:   Herşeyi hakkıyle bilen.

Es Semi:   Herşeyi hakkıyle işiten.

El Basir: Gizli   açık herşeyi hakkıyle gören.

El Ganiyy: Çok   zengin ve her şeyden müstağni olan

El Hayy:   Gerçekten diri olan

Malikü’l mülk:   Mülkün gerçek ve ebedi sahibi olan…

Bu isimlerin   içerdiği mananın bizlere yabancı olma­ması; bu isimlerin, bizlerin   yaratılışında kısmi olarak teceili etmesindendir. Mesela tasvir etme, bilme,   görme, işitme gibi sıfatlar, Rabbimiz tarafından kısmi olarak bizlere de   verilen sıfatlardır. Ancak tekrar ederek belirttiğim gibi, bu sıfatlar bizlere   kısmi olarak verilmiştir. Bizlerde mutlak ve müstağni olan hiçbir sıfat   yoktur.

Zaten   insanların azması,

insanların   tağutlaşmasi, kendilerinde bulunan kısmi veya kısıtlı sıfatlan mutlak ve her   şeyden müstağni zanne­derek, bu beşeri sıfatlara İlahilik nisbet etmelerinden   kay­naklanmaktadır. Mesela biz yaratılmışlar, birbirimize karşı müstağni   olabiliriz. Fakat bu müstağnilik, her şeyden müs­tağni olmak anlamına gelen   mutlak bir müstağnilik değil­dir. Bu konuda sının aşan kimseler, kendilerini   Allah’tan ve Allah’ın hükümlerinden bile müstağni görerek   tağutlaş-maktadıriar. Bizatihi fani olan üç-beş parça mala sahip ol­duktan   sonra kendilerini malikü’l mülk zanneden holding veya tröst sahipleri de,   tağutlaşan aynı sapıklardandır. Bu şekilde tağutlaşanlar ile, bu tağutlan   meşru ve makbul ka­bul edenler arasında pek bir fark yoktur. Çünkü cehenne­me   hem tağutlar ve hem de tağuta inanan, tağutlan meşru kabul eden, tağutlan   destekleyen kimseler girecektir.

İşte insanları   cennet yoluna ileten itikadda tevhid de­mek; Rabbimizin mutlak olan   afatlarını hiçbir yaratığa, hiçbir merciye nisbet etmemek, hak olan gerçeğe   kendi bütünlüğünde iman etmek demektir.

 

Amelde Tevhid

 

Tevhid   gerçeğiyle karşılaşan kardeşlerimiz, bu ger­çekle karşılaştıkları ilk   dönemlerde içlerinin ve dışlarının aydınlandığını, dünya ve dünyaya bakışla   ilgili karmakarı­şık düğümlerin çözüldüğünü yakından hissetmişlerdir.

Bunlar   gerçekten güzel, çok güzel duygulardır.

İşte bu güzel   ve aydınlık duygulann kalıcı olması, an­cak ve ancak tevhid gerçeğinin yaşanmasıyla   mümkündür. Çünkü insan fıtratıyla ilgili bir gerçek vardır ki, bu gerçek   yaşanan duygulann büyümesi, yaşanan inançlann kökleşmesidir. Yaşanmayan   inançlar ise değişmeye ve yok olma­ya mahkumdur. Bir insanın yaşadığı   yanlışlar, yaşamadığı doğrulara etki etmekte ve yaşanan yanlış, yaşanmayan   doğruya ağır basmaktadır. Nitekim Resulullah(s.a.v.)’in İnsan ya inandığı   gibi yaşar, ya da yaşadığı gibi inanmaya başlar buyruğu, aynı gerçeği ifade   etmektedir.

İnsan   psikolojisini yakından tahlil eden kimseler, bu gerçeği daha iyi   anlayacaklardır. İnsanlar kendi nefislerin-deki ikilemlerden ve çelişkilerden   doğal bir rahatsızlık duy­maktadırlar. Bu rahatsızlıktan ve bu çelişkilerden   kurtulma-lan için ya amellerini inançlarına göre, ya da inançlarım amellere   göre değiştireceklerdir.

Amellerin   tevhid inancına göre değişmesi ise, hiç şüphesiz ki iç dünyamızdaki tevhidi   duygulann daha bir kökleşmesine,     daha   bir   gelişmesine   neden     olacaktır.

Amellere   yansıyan tevhid, insan psikolojisindeki birçok çe­lişkileri, birçok   bunalımlan da ortadan kaldıracaktır. Allah’a eş koşan veya ortak tanıyan   müşrikler, hal ve davranışla­rında birden, fazla merciyi gözetmek, birden   fazla merciyi hoşnut etmek durumundadırlar. Ki çoğu kez, putlaşhnlmış bir   merciyi memnun ederlerken, diğer mercinin gazabıyla karşılaşabilmektedirler.   Her ikisini, her üçünü veya her dördünü razı ve hoşnut etmek ise; ayn ayrı   kimlikler, ayn ayn yönelişler gerektirdiğinden, bu kimseleri kimlik çelişki­lerine   ve psikolojik bunalımlara sürüklemektedir.

Amel ve   eylemlerini tevhide ayarlayan muvahhid müslümanlann, böylesi problemleri   yoktur. Muvahhid müslümanin kimliği, bir olan tevhid gerçeğine göre   şekillenen kimliktir. Her şeyin fevkinde korkacağı, her şeyin fevkinde   sakınacağı, her şeyin fevkinde razı ve hoşnut edeceği mer­ci de, sadece bir   mercidir. Müslüman bir insan İlahi buy­ruk gereği anne babasına itaatle   yükümlü tutulmasına rağ­men, şayet anne baba evlatlannı şirke davet   ederlerse, bu davet ve davetin gereği hususlarında itaat yükümlülüğü or­tadan   kalkmaktadır. Böylesi durumlarda dahi, müslüman bir muvahhid herhangi bir   çelişkiye düşmez.

Allah’ın   gazabına rağmen anne babasının hoşnutluğu­nu,

Allah’ın   gazabına rağmen eşinin hoşnutluğunu, Allah’ın gazabına rağmen evladının   hoşnutluğunu, Allah’ın gazabına rağmen herhangi bir liderin, bir din   adamının, bir politikacının hoşnutluğunu gözetmek, göze­tebilmek, muvahhid   bir müslüman için mümkün değildir.

İnancına göre   yaşayan, inancına göre amel eden mu­vahhid bir müslüman, tevhidi çizgiden   sapması için kendisine yöneltilen tehdit ve mükafatlara hiç iltifat etmez.

Çünkü muvahhid   bir müslüman için en büyük tehdit cehennem,

en büyük   mükafat ise cennettir..

 

Yol Ve Metodda Tevhid

 

Müslümanlar   için İslam dini, hem bir hayat şekli ve hem de uğrunda mücadele verilecek   kutlu bir davadır. “Her davanın bir hedefi, bir amacı bulunduğuna göre,   İsla-mi davanın hedefi veya amacı nedir?” sorusu, düşünme­miz gereken   bir sorudur.

Hakim   otoriteler tarafından dini baskılanri yoğunlaştı­ğı yakın tarihte, İsiam   genel olarak ferdi düzlemde ele alınmış, meselenin toplumsal yönü haklı veya   haksız ne­denlerle gözardı edilmiştir. İslam’ın sosyal ve siyasi şuuru­nun   açıklık kazanmaya başladığı günümüzde ise geçmişe tepkisel bir yaklaşım   ortaya çıkmış, İslam davası sadece si­yasi ve toplumsal bir dava olarak   algılanmaya başlamıştır.

Yeryüzünde   fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşın buyruğunu   şiar edinen bazı müslümanlar, kendi nefislerindeki fitneyi unutarak,   toplumsal düzlemdeki fitneleri kaldırmak için yönelişlerde bulunmuş­lardır.   Bu yönelişîerdeki yol ve metod farklılıkları ise, müs-lümanlan vahdetten   uzaklaştıran ve değişik fırkalara ayıran önemli bir neden olmuştur.

Yol ve metodda   tevhid demek, Allah’ın emrettiği he­defe, Allah’ın gösterdiği yoldan gitmek   demektir. Yol ve metod konusunda muhayyer bırakılmış olsaydık, mücade­lenin   teorisiyle ilgili olarak akli çözümlemeler üretmemiz makul olabilirdi. Oysa   tevhidi mücadelenin temel prensip­leri bulunmakta ve bu prensiplerden   kesinlikle ve kesinlikle taviz verilmemesi emredilmektedir. İlahi vahyi   dikkate almayan akıla dayanan, tağutu gözardı eden, tağutla uzla­şan veya   tağuti düzlemleri meşru kabul eden hareketler, hiç şüphesiz ki İslami   hareketler değildir.

Yol ve metod   olarak batıla yönelen bu kimselerin, kendilerine yöneltilen haklı   eleştirilerden kurtulabilmeleri için “Bizler toplumu kurtarmak için   kendimizi feda ediyo­ruz” demeleri ise, adeta moda olmuştur. Birçok   kimseye cazip veya kahramanca gelen bu yaklaşım, İslam’a göre batıl bir   yaklaşımdır. Çünkü İslam’a göre bir insanın kurtar­makla, yükümlü ve sorumlu   olduğu ilk şey kendisidir. Ken­disini kurtarmayan, kurtaramayan bir insanın,   başkalarını veya toplumu kurtarmaya kalkışması sadece mizah konusu olabilir.

Mekke döneminin   yoğun baskılarından kurtulmak için Habeşistan’a hicret eden müslümanlar,   öncelikle kendi kulluklannı muhafaza edebilmek için bu hicrete yönelmiş­lerdir.   Bu müslümanlar hicret ederlerken, Mekke’de insan­ları kurtarmaya yönelik   İslami bir hareket vardı. Habeşis­tan’a hicret eden müslümanlar, bazı   tavizlerde bulunarak Mekke’de kalabilirler ve toplumun kurtulması için   verilen mücadelede, kendi kulluklarından fedakarlık yaparak yer   alabilirlerdi. Fakat İslami hareket böylesi kimlikleri kabul etmediği gibi, o   insanların toplum için kendilerini feda et­mesini de kabul etmemektedir.

Günümüzde batıl   yol ve yöntemlere başvuran kimse­ler, bu günkü anlayışlanyla Mekke’de yaşıyor   olsalardı, kesinlikle Habeşistan’a hicret etmezlerdi. Kendilerini gizleye­rek,   kulluklarından fedakarlık yaparak ve gerekirse dar’ül Nedve’nin en üst   koltuğuna talip olarak, İslam adına insan­ları kurtarabileceklerini   zannederler ve kendilerini hak adına uyaran müslümanlara da, bizlere   dedikleri gibi “Toplu­mu kurtarmak için kendimizi feda ediyoruz”   diyebilirlerdi!. Oysa cehennemden korkan müminler olarak, değil bir toplumun   kurtulması, bütün bir dünyanın kurtulacağını bilsek, kendimizi ateşe atmaktan   Rabbimize ağınırız. Bu yaklaşım bazılarına göre bencillik gibi gözükse de,   aslında korkaklıkla ilgilidir. Bu ciddi meselede Allah’a hamdolsun ki cesur   değiliz. Binlerce insanın ebedi cehen­nemden kurtulabilmesi için, bir gün   bile cehennemde kal­mayı göze alabilecek yiğitlik yoktur bizde!. Çünkü yüreği­mizde   cahillere Özgü böyle bir cesaret değil, mü’minlere özgü cehennem korkusu bulunmaktadır.   Kaldı ki insanla­rın ateşten kurturabilmesi, kendimizi ateşe atmamız gibi   saçma bir vesileye de bağlı değildir. Hangi peygamber toplumu kurtarmak için   kendisini feda etmiş, toplumun cennete gitmesi için cehenneme razı olmuştur!.

Oysa İslam’ın   emrettiği yol ve yöntem, hem kendi nefislerimizi ve hem de çevremizdeki   insanlan kurtarmayı amaçlayan tevhidi bir yol, tevhidi bir yöntemdir. Yol ve   metodda tevhid, ancak ve ancak Kur’an’ı Kerim çerçeve­sinde ve O’nun   hükümlerine göre gerçekleşebilecek bir tevhiddir.

Falanca din   adamının yolu, filanca politikacının me­todu, insanlan onların nzasına ve   hoşnutluğuna götürür­ken.,

Allah’ın   emrettiği yol ve metod, bizleri hiç şüphesiz ki Allah’ın hoşnutluğuna götüre­cektir.

Bu yolun en   özlü ifadesi olan sırat-ı müstakim ise, asıl itibariyle sadece ve sadece tek   bir yoldur. “Her yol

Ankara”   veya daha doğru bir deyişle “Her yol cehennem” ifadesi, Ankara’ya   veya Ankara’dakine talip olanlar için doğru bir ifade olsa da,

“Her yol   cennet” ifadesi,

cennete talip   müslümanlar için kesinlikle doğru değil­dir. Çünkü bizleri cennete   götürebilecek yegane yol, Sırat-ı müstakimdir.

 

Dinde Tevhid

 

Dinler arası   sentez tartışmalarının yapıldığı, birçok safsatalann ileri sürüldüğü   yaşadığımız çağda, muvahhid bir müslüman, Allah’ın razı olacağı yegane dinin   İslam ol­duğunu bilen ve bu bilinçle sadece İslam’a yönelen müslümandır.

Çünkü Kur’an’ı   Kerim müslümanlara bu bilinci ver­mekte ve bu tevhidi tavıra davet   etmektedir.,

Bir muvahhid   (hanif) olarak yüzünü dine doğru yönelt ve sakin müşriklerden olma[xxii][22]

Dine karşı bu   tevhidi yöneliş, dini birleyen, dini bir bütün olarak kabul eden yöneliştir.   Nitekim Kur’an’ı Kerim’in birçok yerinde beyan edilen, dini Allah’a halis   kılma vakıası da, aynı tevhidi bakıştan kaynaklanan bir vakıadır.

De ki: Ben   dinimi yalnızca O’na hah hlarak Allah’a ibadet ederim.[xxiii][23]

Dini yalnızca   Allah’a halis kılmak, Allah’ın razı olaca­ğı dinde eş ve ortak tanımamak   olup, tevhid dininin açık bir gereğidir. Bunun nasıl gerçekleştirileceği veya   müşrik­lerde dahi nasıl gerçekleştiği ise Kur’an’ı Kerim’deki şu örnekle   açıklık kazanmaktadır.,

Onları kara   gölgeler gibi dalgalar sanverdiği zaman, dini yalnızca O’na halis kılanlar   olarak Allah’a yalvarıp, yakarırlar..[xxiv][24]

Yüce   Kitab’ımızın muhteiif yerlerinde zikredilen bu örneklerde, insan   psikolojisinin özüne ait önemli ipuçları verilmektedir. Bu örneklerde   zikredilen ve dini Allah’a ha­lis kılan insanlar, genellikle müşriklerdir.   Denizde fırtınaya yakalanan bu insanlar, müşrik olmalarına rağmen kendi   fıtratlarında bulunan gerçeğe dönmekteler ve dini yalnızca Allah’a haîis   kılarak, Allah’a dua etmektedirler.

İnsan   fıtratiyla ilgili bu gerçeğin anlaşılabilmesi için, mutlaka denizde bir   fırtınaya yakalan iknası gerekmez. İn­sanlardan veya teknolojik imkanlardan   umud kesilen bü­tün durumlarda, insaniarın genelinde bu yöneliş vardır. Di­ğer   zamanlarda Allah’a eş koşan veya Allah’tan bihaber olan bu insanlar, böylesi   durumlarda yüzlerini ve gönülleri­ni sadece Allah’a yöneltirler. Para için   hazine bakanlığına, şifa için sağlık bakanlığına dua ederek “Sayın   bakanım, bana şifa ver!” demezler. Yalnızca Allah’a yönelerek “Al­lah’ım   yardım et, Allah’ım şifa ver..” dualan gerçekten Al­lah’a yönelerek,   dini Allah’a halis kılarak yaptıklan dualardır.

İşte   müşriklerin ve kafirlerin sadece böyiesi durumlar­da gerçekleştirdikleri bu   yöneliş,

muvahhid   müslümanlann bütün bir hayatlannda ya­şadıkları yöneliştir. Muvahhid   müslümanlar sadece fırtına­ya yakalandıklarında veya sadece önemli   tehlikelerde de­ğil, her yerde ve her zaman Allah’a muhtaç olduklarını

bilirler.   Kendilerini yaratan ve yaşatan Rabîerine bu bilinç­le, bu teslimiyetle   yönelirler.

Çünkü dini   Allah’a halis kılmak,

tevhid dinini   bir ve bütün kabul etmek, muvahhid müslümanlar için sürekli ve fasılasız bir   gerçektir.

 

SONUÇ

 

Efendimiz   (s.a.v.) Mekke insanlarına İslam’ı tebliğ ederken, bütün bu insanları   kelime-i tevhide davet etmiştir. “La ilahe illa Allah” ifadesi,   Mekke’li bütün yetişkinler tara­fından anlaşılabilen bir ifadeydi. Bu   insanlar İlahi daveti kabul etmeseler bile, neye davet edildiklerini ve bu   davetin neleri gerektirdiğini biliyorlardı.

“La   ilahe” buyruğu, Allah’tan başka ilah olmadığını beyan etmekte ve   dolayısıyle Mekke’li insanlan bütün sah­te ilahları inkara davet etmekteydi.   Zaten kelime-i tevhidin ne anlama geldiğini bildikleri için, Resulullah   (s.a.v.) “La ilahe illa Allah” dediği zaman, müşriklerin yüzleri   değişi­yor, hırstan ve kızgınlıktan ne yapacaklannı şaşınyoriardı.

Mekke’li   yetişkinlere “La ilahe” buyruğu ile neleri red­detmeleri   gerektiğini uzun uzun açıklamıyan Resulullah (s.a.v.), henüz küçük bir çocuk   olan Hz. Ali’ye kelime-i tev­hidi tebliğ ederken, onun yaşını ve anlayışını   dikkate ala­rak tebliğine açıklık getirmiş ve ona “La ilahe buyruğunun   gereği olarak Lat, Menat, Uzza gibi putları inkar etmen la­zım”   demiştir. ]

Efendimiz   (s.a.v.)’in bu sünnetini dikkate alarak me­seleyi günümüze getirecek ve halk   düzleminde değerlendirecek olursak, Türkiye coğrafyasında kelime-i tevhidin   ne anlama geldiğini ve neleri gerektirdiğini bilebilecek yetiş­kinler yok denecek   kadar azdır. Yaşadığımız coğrafyadaki insanlara, hem kelime-i tevhidin   manasını ve hem de bu mananın gereğini tebliğ etmemiz gerekmektedir. Çünkü   tevhidi tebliği götürmemiz gereken insanların, yaşadığımız coğrafyada neleri   tasdik edip, neleri reddedeceklerini anla-malan gerekir.

“La   ilahe(Allah’tan başka ilah yoktur)” diyerek doğru­lan bir insan,   yaşadığımız çağda hangi puttan, hangi sahte ilahları reddedecektir?

Efendimiz   (s.a.v.)’in zamanındaki putlar, genellikle belli bir yerde toplanan ve belli   sayılarda olan putlardı. Zamanımızda ise legal ve ilegal düzlemlerde sayısız   putlar bu­lunmaktadır. İlegal düzlemdeki putlar, genellikle kanun ko­rumasında   olmadıkları için, birçok insana göre bu putlann teşhir edilmesi daha kolay   olmaktadır. Legal düzlemdeki putlar ise şeytani kanunlann koruması altına   alınmış olup, yine şeytani propagandalarla kutsanmaktadır.

Legal düzlemde   olmakla resmilik kazanan bu putlar, legalleşen mantıkların meşru gördükleri   putlardır. Çünkü çağımızdaki toplumlarda legallik veya resmilik bir put hali­ne   getirilmiştir. Sivil toplum ifadesi, sık sık kullanılan bir ifade olmasına   rağmen, bazı ülkelerde gerçekleşen kısmi siviliik, sadece sosyal konum   düzlemindedir.

Özellikle   mantık ve düşünce düzleminde sivilleşme vakıası yok denecek kadar azdır.   Dünya emperyalizminin tahakkümündeki basın yayın faaliyetleriyle, insanlann   mantık ve düşünceleri resmileştirilmiştir!.

Bu ülkelerde   devlet veya devletle ilgili şahıslar ve ku­ruluşlar, başlı başına birer tabu   haline getirilmiştir. Nitekim resmi propagandanın ulaştığı köylerdeki   herhangi bir va­tandaş, birçok konuda resmi makamlar istikametinde düşü­nebilmektedir.

Netice olarak   legal ve ilegal şirk odaklarının cazip hale getirildiği günümüz dünyasında,   bu şirk odaklarının hepsi birer tağut durumundadır.

Muvahhid   müslümanlar “la ilahe” buyruğunun gereği olarak insanları tağutu   inkara davet ederlerken, tağut ifadesiyle bu şirk ve küfür odaklarının   hepsini kastetmektedir-, ler.

Günümüz insanı   tarafından bilinmesi gereken ‘Tağut’ kelimesi, haddi ve sının aşmak, karşı   çıkışta fazla ileri gitmek anlamına gelen “Tuğyan” mastarından   türemiş bir ke­limedir. “Pratik yaşantıda tağut nedir?” sorusuna   “Puttur, şeytandır, şeytanların üzerine indiği kahinlerdir, Allah’tan   başka ibadet edilen her şeydir” gibi, birbirini tamamlayan cevaplar   verilmektedir. Tağut en kısa ifadesiyle şirk, küfür, isyan ve azgınlık   vasıflarını üzerinde taşıyarak insanları kendisine davet eden her şeydir.

Şeytan bir   tağuttur,

meydanlara,dikilen   ve kendisine saygı gösterilmesi is­tenen putlar ve putperest davetçiler bir   tağuttur,

İnsanlan,   Allah’ın hükümlerini inkara dayanan kanun­lara çağıran kişi ve kuruluşlar bir   tağuttur,

İnsanlan   Allah’a isyana ve kendilerine kulluğa davet eden bütün kişiler, bütün   kuruluşlar, bütün devletler birer tağuttur.

İşte tevhid   gerçeği, hakkı kabulle birlikte legal veya ilegal olan bütün bu tağutlan   inkar etmekte ve insanlan bu inkara davet etmek­tedir.

Çünkü yirminci   yüzyıldaki dünya insanlannı ezen, insanlan ve insanlığı sömüren zulüm   odaklan, kısaca tağut dediğimiz bu şer odaklarıdır.

Böyle bir çağda   müslüman olmak, hakkı kabul ve tağutu inkar etmekle mümkündür.

Tevhid ve şirk   meselesini kısaca değerlendirdiğimiz bu çalışmanın son sözü, hiç şüphesiz ki   bu iki ayn yöneli­şin, iki ayn sonucunu beyan eden, kimilerine basit,   kimilerine anlamlı, kimilerine ise dehşetli ve muazzam gelen iki kelime   olacaktır.,

Cennet ve   cehennem!.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[xxv][1] Ankebut 61

[xxvi][2] Ankebut 63

[xxvii][3] 30-Rum 30

[xxviii][4] 4-Nisa 116

[xxix][5] 5-Maide 72

[xxx][6] 39-Zümer 65

[xxxi][7] 6-En’am 88

[xxxii][8] Ahkaf 29…31

[xxxiii][9] 6-En’am 100

[xxxiv][10] 34-Sebe41

[xxxv][11] 34-Sebe 14

[xxxvi][12] 72-Cin 6

[xxxvii][13] 113-Nas 1.2

[xxxviii][14] 28-Kasas 63

[xxxix][15] Nahl 20.21

[xl][16] 16-Nahl 53…55

[xli][17] 22-Hac 47

[xlii][18] 10-Yunus 45

[xliii][19] 30-Rum 55

[xliv][20] 16-Nahl36

[xlv][21] 28-Kasas 87

[xlvi][22] 10-Yunus 105

[xlvii][23] 39-Zümer 14

[xlviii][24] 31-Lokman 32

 

Schrijver: Mehmed Alagas

 

Tawhied en ShirkInleiding

In naam van Allah de Barmhartige de Genadevolle.

 

Lof en het mooiste lofuitingen behoren tot Allah die   eeuwig bestaat en zal bestaan, die met genade de mensheid en het helaal   gecreëerd heeft, die ons beloont met ontelbare zegeningen en met zijn genade   ons het juiste pad laat zien.   De zegening en de vrede is voor degene die geliefd is bij de Heer der   Werelden, door mensen herkend  en in   hoeverre hij gerealiseerd word geliefd is, onze meester, onze leidsman, onze   gids Mohammed Mustafa (sav), de vrede is tevens voor zijn familie, metgezellen   en voor zijn gemeenschap (Ummah ) die zich inspannen en hun uiterste best   doen om zijn weg te willen volgen.

 

De twee begrippen Shirk en Tawhied worden in onze   samenleving in het algemeen wel herkend. Hoewel men zeer van bewust is dat   deze twee begrippen  rechtstreeks   verband hebben met de basisstructuur van de Islam, blijven   deze kwesties wat betreft de omvattende betekenissen en de functies in het   leven,  toch onwetend voor de   maatschappij.

 

 

Het actueel houden van deze twee begrippen en dezen in   alle bewoonde wereld delen tot    begrijpelijke begrippen te brengen, is een absolute vereiste voor de   uitnodiging tot de Islam. Vooral Shirk is een kwestie, dat al vanuit de   verleden in de geest der mens geïllustreerd wordt. Wanneer, aan onze mensen die   bij elk soort van hedendaagse Shirk betrokken zijn dan wel er   mee van aangezicht tot aangezicht bevinden, over Shirk wordt verteld,   denken ze echter, om welke reden dan ook, het alleen te willen associëren met   de afgoden die door de afgoddienaars van Mekka werden aangebeden.

Ten gevolge hiervan, is de afgoderij of Allah associëren   met iets, volgens velen van onze mensen, in de verleden bestaande   gebeurtenissen en daarom dat er tegenwoordig van dergelijke primitieve dingen   niet ter sprake is.

 

 

 

Echter leven we in zo een tijdperk dat de afgoddienaren en   Moesrikoen, niet onder  de   Islamweigeraars te vinden zijn,  maar ze   zijn wel mogelijk te vinden onder degenen die zich associëren met de Islam.

Er bestaan zoveel mensen die denken moslim te zijn maar   absoluut geen enkel verschil hebben in hun Itiqaad (vaste overtuigingen),   oriëntaties en  levens ervaringen dan van   de Moesrikoen of  van de afgoddienaren.

 

Echter als je ze vraagt zullen ze zich “ Elhamdoelillah   wij zijn moslims” noemen.

De oorzaak van deze controverses liggen   vanzelfsprekend,  bij het onvoldoende   actueel houden en niet goed uitleggen van deze twee begrippen op basis van de   wereld delen waar we op leven.

Met deze boekenwerk doelen we onze mensen de benodigde   basisprincipes te geven ten aanzien van de feitelijke Tawhied en het Shirk.   Bij het verwerken van deze kwesties is er rekening gehouden met mensen van   eigen wereld deel en met de situaties waar ze    zich in bevinden. Bovendien hebben we geprobeerd om het kort en bondig   te houden.

We wensen dat onze werkstuk door de feitelijke eigenaar   van Ghayr ( beloning ) namelijk van onze Heer Allah beloond word.

Mehmed ALAGAŞ   İZMİR/1991

 

 

 

Definitie van   het Shirk

 

Van “Het partner zijn “ betekenende She-ri-ke   werkwoordstam, komt de werkwoordsvorm Shirk tot stand en dat betekend een   “Partner toekennen aan” of “associëren met”. Wanneer het als een begrip wordt   gebruikt in de islamitische praktijk, krijgt het de volgende betekenis; “Een   partner toekennen of iets gemeenschappelijks toeschrijven ” aan de eigen   en/of de eigenschappen van de Heer der werelden namelijk Allah. Terwijl alle   handelingen en/of beschouwingen die betrekking hebben tot een partner toekennen   of iets associëren met Allah Shirk betekent, betekent de   daders van deze handelingen en/of  beschouwingen  Moesrikoen.

Ondanks Shirk, in de hele kwestie rond de Islam, een   partner toekennen of iets gemeenschappelijks toeschrijven aan Allah betekent,   betekent het, volgens de huidige gemeenschappelijke beschouwing,  in het algemeen, het weigeren van Allah is.   Juist door deze vervormde inzicht, wordt tegenwoordig de Allah weigeraars als   Moesrikoen benoemd en daarentegen worden de Moesrikoen die zich voorstellen   in Allah te geloven als Moslims benoemd.

 

Wanneer, een persoon die verantwoordelijk is met de Islam,   na het waarnemen en contempleren (tefekkur) over de situaties die betrekking   hebben tot de schepping, zegt tot een conclusie te komen dat Allah bestaat, maar   toch zou alleen deze bekentenis en/of er in geloven, hem niet tot een moslim   maken. Zoals het bekend staat geloven de Moesrikoen ook in Allah’s bestaan en   dat Allah de Schepper is.

Wezenlijk wordt in de Koran de volgende over de Moeshrikoen   geciteerd.

 

 

Maar als jij hun vraagt wie de hemelen en de aarde   geschapen en de zon en de maan dienstbaar gemaakt heeft, dan zeggen zij:   “Allah.” Hoe kunnen zij dan zo zijn afgeleid? Ankebut 61

 

 

En als jij hun vraagt wie uit de hemel water laat   neerdalen om daarmee de aarde te doen herleven nadat zij dood was dan zeggen   zij: “Allah.” Zeg: “Lof zij Allah!” Maar de meesten van   hen zijn niet verstandig. (ankebut 63)

 

Zoals deze genoemde verzen uit de Koran, worden deze   kwesties verduidelijkt. Een Moeshriek is een persoon die in Allah gelooft   terwijl die, aan Allah iets gemeenschappelijks toeschrijft. Hoezeer ook de   geloof van deze Moeshriek in Allah’s bestaan een imitatie ( taklid) of een   geverifieerde ( tahkiki ) geloof is, is deze persoon en Moeshriek en zal niet   binnen de kader van de Islam behoren .

Na een korte inleiding betreffende de definitie van de   Shirk kwestie, kunnen we de Shirk dat mensen tot een Moeshriek maakt! in twee   algemene rubrieken evalueren, namelijk de Shirk in de Itiqaat en de Amel.

 

 

 

Shirk in de   Itiqaad

 

Itiqaad betekent, een oprechte, innige toewijding aan en/of   geloven in de fundamentele waarden van een Dien; namelijk levenswijze, geloofsovertuigingen   of levensbeschouwingen .

Hoewel de basis geloof principes van de Islam zoals in het   credo (kernspreuk) als “AMENTU”, zes wordt verklaart, zal een dergelijke   aanpak toch zeer restrictief zijn. Hedendaagse moslims zijn verplicht  in Allah, profeet maar ook als geheel in de   Koran te geloven. Alle vermelde feiten en alle verklaarde beginselen in de   koran, zijn voor een moslim een geloof ‘s principe. Deze geloof beginselen   willen verdelen, een deel als basis en een ander deel als een detail willen   aanvaarden, is voor moslims niet acceptabel.

 

Volgens de Islam is geloven in Allah, zeker het meest fundamentele   overtuiging. Alleen dit is niet het geloof, zoals dat in verschillende   vertellingen en bijgeloof vermengde verhalen verteld wordt.

Hoe en in welke vorm de geloof in Allah moet wezen, wordt   in het unieke bron, namelijk in de Koran vermeld. Moslims moeten zich goed   realiseren dat ze geschapen creaties zijn en derhalve zich sterk moeten   vermijden met hun eigen geest en benaderingen om de schepper te beschrijven   of te definiëren.

 

 

Volgens de Moslims is het meest juiste definitie van Allah   de volgende; hoe Allah zich in de Koran heeft gedefinieerd. Moslims mogen van   deze definitie nooit wat afhalen en aanvullen. Want door zo’n aanpak zal de   meren deel van mensen naar een Shirk moeras gesleept worden. In de   basisvorming van het “shirk in de itiqaad”, ontstaan in de geloof in Allah,   dergelijke perverse (sapik) benaderingen. Echter de meren deel van   moeshrikoen kennen met dergelijke aanpakken deelgenoten toe aan  de eigen en de eigenschappen van Allah.

 

 

De genen die zich in de Shirk in de itiqaad bevinden,   veronderstellen of  beweren zich gewoon   moslims te zijn. Helaas zijn wij in staat om vele voorbeelden te geven, over   deze voorkomende personen die een Shierk in de itiqaad plegen. Bijvoorbeeld   wanneer een persoon beweert dat de enige schepper Allah is en tegelijkertijd   associeert de schepping van  de heelal,   de wereld en alles wat in de wereld bevind met een ander of,  als die zegt dat de enige rezzak (dat wil   zeggen dat Allah de enige onderhouder is) Allah is en samen met Allah andere   dingen ook op de voorgrond brengt als een rezzak of, beweert dat de enige   Hadi (dat wil zeggen de enige die mensen leid naar de licht namelijk de Islam)  Allah is en tegelijkertijd  anderen    ook ziet als een Hadi of, zegt in te geloven da de enige en de absolute   rechter Allah is en toch de overheersing relateert met andere personen   of  autoriteiten …

Concluderend; zullen deze mensen met dergelijke   opvattingen zich in de Itikadi Sirk bevinden.

Hoewel deze in het kort toegelichte voorbeleden van   itikadi shirk niet echt bij de moslims te waarnemen zijn , kunnen we toch   niet helemaal  beweren dat moslims   genoeg bewust zijn met deze zaken. Zelfs sommige geleerden dat blijkt gezond   verstand te hebben roepen bij hun islamitische strijd (uitnodiging) de   volgende; “ Onze strijd is om de overheersing van Allah te realiseren.”   Het roepen van dergelijke woorden is in de   eerste instantie niet passelijk bij de geleerden die verantwoordelijk zijn   voor het kennen van Allah’s titels. Moslims vooral de geleerde moslims moeten   met klem zulke woorden, dat tot een afwijking in de itikad kunnen leiden   voorkomen.

Want wij zijn zeer van bewust dat Allah de absolute   overheerser der werelden is. De titel “de goddelijke soevereiniteit” van de   Schepper, is niet een tittel dat door de inspanning  van ons als schepselen uit te voeren   of   te voltooien is. De titel “Heerschappij”   van Allah is reeds op zich zelf al ongebonden van elke beperkingen. Deze   dominantie is zo groot dat deze goddelijke regel, wel of niet geaccepteerd   wordt toch de hele schepping en alle schepselen omvat. Om te denken dat,   wanneer de goddelijke soevereiniteit van Allah door bepaalde landen wel   geaccepteerd wordt dan daar het wel heerst en wanneer het geweigerd wordt dan   daar het niet heerst,  is een zeer   misleidende itikad.

Zelfs wanneer een Farao of een Nemrud die een land   beheert, Allah’s heerschappij    verwerpt, zal in die land nog steeds de absolute heerschappij niet van   die Farao of  Nemrud worden. Indien   Farao of  Nemrud die de goddelijke   soevereiniteit verwerpen, de werkelijke eigenaren van de heerschappij in hun   land waren, of de lijders waren, had Farao Mozes en Nemrud Ibrahim zonder   enige twijfel, makkelijk om het leven kunnen brengen. Hoewel ze over de   boodschappers van Allah de dood wilden bepalen, weten we toch dat van een pseudosoevereiniteit   als woordvoerder zijnde, zijn zij onderworpen aan het oordeel van de   goddelijke soevereiniteit en zijn zij gedwongen eerst te gaan overleden. Want   Allah, is ook de absolute heerser over de Farao’s die Allah’s overheersing   verwierpen.

Indien we de kwestie    aansluiten op de resultaten in de geografie van Turkije, kunnen we   zien dat niet de heerschappij van Allah maar van de Islam niet bestaat. Daarom   is ons inspanning als een Moemin niet voor de heerschappij van Allah maar voor   van de Islam.

Wanneer wij in onze sommige artikelen of in onze   gesprekken benoemen dat de absolute “Heerschappij tot Allah behoort”, dan   verlangen we  niet een wens van ons te willen   realiseren maar  we willen mensen erop   wijzen dat het een duidelijke feit is.

Als gevolg is de geloof in Allah bij moslims, een geloof   dat zich distantieert van een Itikadi Shirk en van itikadi afwijkingen en zo   is dit passend  bij  de eenheid van Allah´s namen en   eigenschappen. In alle aangelegenheden die verband houden met de Iman (   overtuiging in de Islam ); zich afwijken van dit geloof, en zich afzien van   deze richting, is een benadering waardoor mensen meegesleurd worden  naar het itikadi shirk.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Shirk in de Amel

 

Amel betekent een handeling, activiteit, verloop of   gedrag. Al het Shirk voorkomende in handelingen,activiteiten en/of   gedragingen  in het hele levensloop van   een mens, benoemen we in het kort Shirk in de Amel. Het Sirk in de Amel is de   shirk dat bepalend in de handelingen en activiteiten voorkomt.

Bijvoorbeeld, geloven in waarzeggers (zogenaamd) opdat zij   de onzichtbare, verborgene te weten kunnen krijgen, of voor verscheidene   bedoelingen magie of  betoveringen gaan   vragen, profijten verwachten van boze oog kralen, van de dooien of slechts   van een creatuur zijnde schepselen hulp van uit de verborgene gaan vragen,   offeren aan anderen dan Allah, of

Ondanks Allah’s bepalingen; betreffende hoe mensen met   elkaar moeten samenhangen en hoe ze hun leven moeten richten, toch eigen   bepalingen neerzetten of  stem uitbrengen  aan de mustekbirs ( De arrogante, de   opschepper, de onderdrukker die de samenleving op alle aspecten onderdrukt,   de Allah weigeraar die Allah’s bepalingen onderwerpt ) , die op soortgelijke   manier bepalingen tot stand brengen en zo hen legitiem beschouwen of op een   van de manier hun gaan ondersteunen… zijn soorten van Shirk in de amel.

Hoezeer de Shirk in de Amel meestal afkomstig is van de   Shirk in de Itiqaad, kan in sommige gevallen door de onwetendheid in de   Itiqaad voorkomen.

Feitelijk zit in de onwetende Itiqaad ook  Shirk uitlatingen maar deze uitlatingen   zijn niet ondanks de waarheid. Bijvoorbeeld; hoewel ze begrijpen dat Islam   niet alleen van enkele aanbiddingen ontstaat, maar op zich een hele orde van   leven is, en zeer bewust zijn van Allah’s absolute soevereiniteit over de   werelden en  Allah’s bepalingen  over de samenhang van de mensheid , toch   legitiem blijven willen zien van die mustekbirs die Allah’s bepalingen   ontwerpen en hen met hun stemmen ondersteunen, bevind in de bron van hen Ameli   Shirk niet de onwetenheid van Itikaad maar juist de Shirk in de Itikaad. Bij   dergelijke kwesties door officele of officieuze propagandas in bedrog geleide   mensen; bevind in hen handelingen die niet de waarheid daar over weten, juist   de onwetendheid over de Itiqaad.

 

Inderdaad, De islam die rekening houd met al deze zaken,   zorgt ook voor het onderscheid tussen de daad en de dader. Wanneer een bewuste   band staat tussen  de daad en de dader   wordt de dader volgens de daad betiteld. Als er geen sprake is van een bewuste   band, hoewel de daad wel als schrik betiteld wordt en de dader als moslim   beschouwd word toch bestempeld die de dader niet met Musriek tot dat de   waarheid verteld wordt.

 

Psychologische en Sociologische Oorzaken van het Shirk

 

Omdat het Shirk georiënteerden en degenen die het Shirk   plegen in feite mensen zijn, is het daarom nodig om de mens grondig te   onderzoeken en in zijn verschillende aspecten naar voren te brengen. Wanneer   er geen voldoende verduidelijking komt aan de dader   als mens van Shirk, zal ook de oorzaken van de Shirk georiënteerde daden geen   verduidelijking krijgen.

 

Wat is mens?

Wat zijn, zijn beperkingen en bekwaamheden?

 

Hoewel het ook kort mag zijn, zullen we toch een   verduidelijking moeten geven op deze vragen die gerelateerd zijn met de   creatie van de mens. Want alle oorzaken wat de mens meesleept naar  Shirk heeft te maken met de geaardheid van   de mens. Derhalve voor dat we de oorzaken noemen, moeten we allereerst een   algemeen uitleg geven op de geaardheid van de mens die in de ban zit van de   invloeden van deze oorzaken.

 

Een algemeen blik op de geaardheid van de Mens

 

Als de dader van  Shirk met de dader van Tawhied per   geaardheid verschillende wezens waren, was het voor ons tijdens de onderzoek   op deze twee kwesties nog makkelijker en duidelijker geweest. Echter weten we   dat de houders van beide oriëntaties mensen zijn.

Het basis georienteerdheid  als Tawhied van een Moslim   Muwahhied ( dader van Tawhied) en de georiënteerdheid  als Shirk van een Moeshriek vinden in de   zelfde geaardheid van de mens plaats.

 

Zoals in het bestaan, kunnen mensen met de zelfde   geaardheid zich oriënteren op twee verschillende zelfs tegenstrijdige daden of  kanten. We mogen deze, tegenstrijdige verscheidenheden   niet waarnemen als verscheidenheden op de geaardheid of op de schepping. Want   Onze glorieuze, verhevene Heer (Rabb), die met   recht weet hoe en in welke vorm hij de mens heeft geschapen, verklaart op een   zeer duidelijke manier “de waarheid “ over de creatie van de mens.

 

En richt je aangezicht naar de godsdienst als een   aanhanger van het zuivere geloof, de van God afkomstige aanleg die Hij de   mensen ingeschapen heeft. Gods schepping is niet te veranderen. Dat is de   juiste godsdienst, maar de meeste mensen weten het niet. (romeinen 30)

 

De noodzaak dat we over deze onderwerp moeten begrijpen   is; Allah (de geprezene,verhevene) heeft niet alleen moslims, maar alle   mensen  ingeschapen op het punt van de   Islam en bij alle mensen zijn de noodzakelijke faciliteiten en capaciteiten   aanwezig om deze Dien ( Levenswijze als Islam ) te kunnen vervullen.

 

 

Wanneer we rekening houden met heel wat genoemde   goddelijke bevelen uit de Koran, zien we dat de ontvangers als mensen van de   goddelijke bepalingen met verschillende onderwerpen zoals de daden als   geloven, lief hebben, vrezen, gehoorzamen, bewaken, horen, zien,weten,   denken, praten, vergeten, herinneren, hopen, bewonderen, vertouwen en wensen   verantwoordelijk zijn.

 

 

Dus, daarom is al de nodige natuurlijke uitrustingen om al   deze verplichtingen te kunnen voldaan bij de mens aanwezig. Om preciezer te   zijn; de kenmerk ‘lief hebben’ is bij de mens die verantwoordelijk is om lief   te hebben, de kenmerk van ‘angst’ is bij de mens die verantwoordelijk is om   te vrezen, de kenmerk van ‘gehoorzamen’ is bij de mens die verantwoordelijk   is om te gehoorzamen, vanuit zijn aard aanwezig. Mensen zijn gecreëerd met de   neiging tot lief hebben, vrezen, gehoorzamen, rebelleren. Maar al deze aanwezige   natuurlijke eigenschappen  van de mens   volgens de schepping krijgen een vorm naar keuze van de mensen, worden   vervult met de dingen dat mensen kiezen.

 

 

 

 

Bijvoorbeeld, een mens; geschapen met de neiging om te   vrezen, zou de aanwezige leegte van angst in zijn natuur,  met de vrees aan Allah of met de vrees aan   andere dingen vervullen. Oriëntaties als lief hebben en gehoorzamen zijn ook   hetzelfde.

 

 

Deze ware aard van de Islam zal niet veranderen als   creatie en zal ook niet veranderd kunnen worden; volgens de vervolg van de   aangehaalde verse. “Er is geen verandering in Allah’s schepping”.

 

 

Mensen; geschapen met de natuurlijke tendensen zoals   geloven, lief hebben, vrezen, zich beschermen, gehoorzamen, horen, zien,   weten, denken, imiteren op iemand, vertrouwen etc., in welke Dien   (levenswijze ) ze ook maar willen bekeren, heeft de veranderingen die bij   deze mensen voordoen niets te maken met de natuurlijke tendensen zelf, maar met   de dingen die ze met deze tendensen zich tot wenden, goedkeuren en aanvaarden.

De Satan aleyhilane ( vloek tot hem ) die deze goddelijke   weten met betrekking tot de aard van de mens beter realiseert dan de meeste   mensen van ons tijd, geeft richting aan zijn duivelse inspanningen door   rekening te houden met deze goddelijke wetten.

In feite, de Satan aleyhiliane die de order “er is geen   verandering in de schepping van Allah” weet als een vaste en niet mogelijk te   veranderen goddelijke wet, heeft om deze reden niet de natuurlijke tendensen   willen veranderen (manipuleren) maar de dingen waar men met deze tendensen   zich tot richten verandert. Bijvoorbeeld wanneer die zich richt tot iemand   die vanuit zijn natuur geneigd is om te vrezen, zou die niet  deze van natuur aanwezige tendens als angst   willen veranderen of vernietigen. Want hij is zeer van bewust dat deze natuurlijke   tendensen niet te vernietigen en te veranderen is!.

Daarom komt zijn gevoeligheid niet omdat men geschapen is   met de angst tendens, maar dat de mens met deze natuurlijke neiging zich richt   tot Allah en van Hem gaat vrezen. Om deze kwestie te kunnen voorkomen en   verder dan dat om van deze natuurlijke tendens van de mens te kunnen   permitteren, moet hij  mensen   intimideren met duivelse fluisteringen als vrezen tegen de sancties van de   Taaghoot ( alle autoriteiten tegen de autoriteit van Allah ).